K I S K A N Ç L I K
İnsan, önce açlığı tanıdı. Sonra tok olanı gördü. İşte kıskançlık, tam o bakış anında doğdu. Henüz kelimeler yokken, henüz adalet, ahlak ya da günah konuşulmazken… İnsan, başkasının elindekine baktı. Kendi avıyla ötekinin avı arasındaki farkı gördü. O fark, bir nesne değildi; arada duran görünmez bir mesafeydi. Ve insanın içinden adı olmayan bir duygu geçti. Ne öfkeydi bu, ne istek. Daha çok, içe doğru çöken ince bir sızıydı. “Sende var. Bende yok.” Yada ‘sen tok, ben değil’ Belki de insanlığın kurduğu ilk cümle buydu. Çünkü açtı. Ama yalnız aç olduğu için değil — başkasının tok olduğunu gördüğü için. O gün insan, yalnız doğayla değil; bir başka insanla da ölçülmeye başladığını fark etti. Artık rüzgârla, yağmurla, geceyle değil… ona benzeyen bir bakışla sınanıyordu. İlkel topluluklarda hayat yalındı ama adil değildi. Çünkü doğa adalet bilmez; sadece dengeyi tanır. Orada kıskançlık yoktur. Uyumsuzluk da yoktur. Aslan avlanır, güçlü olan alır; güçsüz olan kaybeder....