AKLIN KOPUŞU
İlk topluluklarda aklın gelişimine dair her
söz, bugünkü zihnin nasıl kurulduğuna dair bir geri çağrıdır. Çünkü akıl bir
anda ortaya çıkmış bir özellik değildir; ihtiyaçla, korkuyla, dayanışmayla,
kayıpla ve birlikte kalma zorunluluğuyla yoğrulmuş uzun bir oluş hâlidir.
Üstelik bu oluş, sandığımızın tersine, bireyin değil topluluğun eseridir. İnsan
tek başına “akıllı” olmadı; bir arada kalabildiği ölçüde akıllandı.
İlk ateşlerin çevresinde kurulan hayat, yalnızca ısınma ve pişirme meselesi
değildi. Ateş, topluluğu bir arada tutan merkezdi; bakışların, seslerin,
susuşların aynı yere bağlandığı bir çekim alanı. Bu alanın içinde akıl, bedenin
sınırlarını aşarak ortaklaşa bir hafızaya dönüştü: Birinin gördüğünü diğeri
duydu, birinin bildiğini öteki tekrar etti. Bilgi tek bir kafanın içinden çıkıp
topluluğun içine yayıldığında, akıl artık bir “beyin işi” olmaktan çok bir
“yaşam biçimi” hâline geldi.
Bu yaşam biçiminin ilk adımı hayal etmek değil, temas etmekti. Doğayla
doğrudan ilişki, aklın en eski köküdür: Ne yenir, ne yenmez? Hangi iz hangi
hayvana ait? Hangi su içilir? Hangi ses yaklaşan tehlikeyi haber verir? Aklın
ilk hâli dünyayı “fikir” olarak değil, “işaret” olarak okumaktı.
Fakat insanın asıl sıçraması, tek başına yapamadığını birlikte
yapabilmesiydi. İşbirliği, aklın hızlandığı eşiktir. Bir kişi avı kovalar; ama
avı düşürmek için birden fazla bakış, birden fazla beden, birden fazla zaman
gerekir. Bir kişi ateşi yakar; ama ateşi sürdürmek için nöbetleşe dikkat
gerekir. Bir çocuk büyür; ama onu bir kişinin sırtı taşıyamaz. Bir barınak
kurulur; ama rüzgâr yön değiştirince herkesin eli değmelidir. Böylece akıl,
birinin “düşünmesi” olmaktan çıktı; birbirini tamamlayan zihinlerin ortak
ritmine dönüştü. Dilin doğuşu bile yalnızca konuşmanın değil, birlikte hareket
etmenin zorunlu sonucuydu. İmlemek, uyarmak, çağırmak, paylaşmak… Dil, aklın
dışarı taşmış hâliydi; topluluğun içinde dolaşan bir bilinç.
Zamanla bu işaret okuma yetisi büyüdü; dil ortaya çıktı, ritüeller
belirsizliğe anlam verdi, ortak hafıza derinleşti. Fakat kolektif akıl
büyüdükçe, onun içindeki yönelimler de ayrışmaya başladı. Bir yönelim döngünün
bilgisine yaslandı: beslemek, sürdürmek, bağ kurmak… Diğer yönelim ise çizgiye
yaslandı: hedeflemek, ayırmak, mesafe koymak… İşte erkeklik dediğimiz olgu,
tarihin uzun yürüyüşü içinde çoğu zaman bu ikinci yönelimin taşıyıcısı olarak
belirdi.
İnsanlık tarihi yalnızca teknolojinin, üretimin ya da siyasal örgütlenmenin
tarihi değildir. Aynı zamanda bilincin nasıl şekillendiğinin, dünyanın nasıl
algılandığının ve insanın kendisini doğa karşısında nasıl konumlandırdığının
tarihidir. Bu bağlamda “erkek” olgusu, biyolojik bir cinsiyetten çok daha
fazlasını ifade eder. Erkeklik, belirli bir bilinç yönelimi; dünyaya
yaklaşmanın, onu kavramanın ve dönüştürmenin özgül bir biçimidir.
Erkek, insanlık tarihinde çoğu
zaman gücün, yönelişin ve mesafe almanın temsilcisi olarak görülmüştür. Ancak
bu gücün kaynağı yalnızca bedensel kuvvette değil, zihnin kurduğu soyut dünyada
yatar. Erkek aklı, doğayla iç içe var olmaktan ziyade, ona mesafe alarak
bakmayı öğrenmiş bir bilinç biçimidir. Kendini. Tanıması, tanımlamaya çalışması
ve belkide buna tapınması. Bu yönelim, insanın doğadan kopuş
sürecinin hem nedeni hem de sonucudur.
Bu değerlendirme, erkek bilincinin
tarihsel oluşumunu; doğayla kurulan ilişkiden, soyut düşüncenin yükselişine;
avcı-toplayıcı toplumdan uygarlığın hiyerarşik yapılarına kadar uzanan geniş
bir çerçevede ele almayı amaçlamaktadır. Temel sav şudur: erkek aklı, insanlık
tarihinde soyutlama yetisinin taşıyıcısı olarak yükselmiş; ancak bu yükseliş,
beraberinde ontolojik bir kopuşu da üretmiştir.
Toplumsal cinsiyet farklılıkları
çoğu zaman biyolojik veriler üzerinden açıklanmıştır. Oysa antropolojik ve
ekolojik okumalar, kadın ile erkek arasındaki ayrımın yalnızca bedensel değil,
bilinçsel bir yönelime dayandığını göstermektedir. Murray Bookchin’in de
vurguladığı gibi, bu ayrım bir üstünlük ya da hiyerarşi meselesinden önce,
bilincin iki ayrı yöne evrilmesiyle ilgilidir.
Kadın bilinci tarihsel olarak
doğayla içkin, döngüsel ve ilişkisel bir yaşam pratiği içinde gelişmiştir.
Doğum, beslenme, toprakla temas, mevsimsel ritimler ve topluluk içi bağlar, bu
bilincin temel referans noktalarını oluşturur. Kadın bilgisi, sürekliliğe ve
ilişkiye dayanır.
Erkek bilinci ise dışarıya
yönelmiş, avlanma ve hareket temelli bir yaşam içinde biçimlenmiştir. Bu
yönelim, mesafeyi, ayrıştırmayı ve hedeflemeyi merkeze alan bir algı biçimini
doğurmuştur. Böylece erkek bilinci, zamanla soyutlayan, parçalayan ve
nesneleştiren bir zihin yapısına dönüşmüştür.
Bu farklılık başlangıçta bir
çatışma değil, tamamlayıcılık ilişkisiydi. Ancak tarihsel süreç içinde bu iki
bilinç biçimi arasındaki denge bozulmuş; soyut akıl giderek baskın hâle
gelmiştir.
Modern düşünce, aklı insana özgü
bir yeti olarak tanımlar. Bu tanım, insanı doğanın geri kalanından radikal
biçimde ayıran bir anlayışı beraberinde getirir. Oysa bu yaklaşım, insan
merkezli bir yanılsamaya dayanır.
Doğada hiçbir canlı akılsız
değildir. Ancak bu akıl, insanın kavramsallaştırdığı biçimde işlemez. Doğanın
aklı sözcüklerle değil, döngülerle konuşur. Bir ağacın kök salma biçimi, bir
kuşun yön bulma yetisi, bir balığın okyanus akıntılarını izlemesi ya da bir
arının polen matematiği, doğanın kendine özgü bir bilinç düzenine sahip
olduğunu gösterir.
Bu bağlamda akıl, düşünme
biçiminden çok bir yaşama bilgisidir. Doğadaki gerçek akıl; uyum, denge,
süreklilik ve çoğalma üzerine kuruludur. İnsan aklı, bu büyük doğa aklının
içinden kopmuş bir parçadır; ondan türemiştir, ama ona ters düşmüştür.
Ancak insan, özellikle erkek
bilinci aracılığıyla, bu doğa ile olan bağı zamanla unutmuştur. Akıl artık
yaşamın içinde akan bir süreç olmaktan çıkmış; doğayı düzenleyen, sınıflayan ve
yöneten bir üst ilke hâline gelmiştir.
Erkek bilincinin tarihsel
şekillenmesinde avcılık merkezi bir rol oynar. Avcı olmak, yalnızca fiziksel
bir eylem değil; zihinsel bir dönüşümdür. Av, hedef seçmeyi, zamanlamayı,
öngörüyü ve mesafeyi gerektirir. Bu gereklilik, insan zihninde geleceğe dönük
düşünmenin ilk tohumlarını atmıştır. Bookchin buna ‘soyut ‘düşünce der.
Bekleyen bilinç, artık yalnızca
“olan” ile değil, “olacak olan” ile de ilgilenir. Gelecek ise soyut bir
alandır. Bu nedenle erkek bilinci, tarihsel olarak geleceği düşünebilen ilk
bilinç biçimidir diyebiliriz.
Bu süreç, çizgisel zaman algısını
doğurmuştur. Kadın bilinci döngüsel zaman içinde hareket ederken, erkek bilinci
başlangıç–süreç–sonuç hattında ilerleyen bir düşünme biçimi geliştirmiştir. Bu
çizgisellik, zamanla dünyayı parçalar hâlinde algılamaya yol açmıştır. Oysa kadın
aklı dünyayı bir bütünlük olarak ele alımıştır. Ayrı değil onunla birlikte.
Alet yapımı, soyut düşüncenin
maddi karşılığıdır. İnsan, henüz var olmayan bir nesneyi zihninde kurabilme
yetisi sayesinde doğayı dönüştürmeye başlamıştır. Bu, insanlık tarihinin en
büyük zihinsel sıçramalarından biridir. Milyon yılları bulan alet-taş ikilemi
insanı kendi süretinde yeniden yaratmıştır. Son arkeolojik buluntulardaki ‘T’
sütünlü yüz, insanın kendi kendini yaratmasının bir sonucudur. Bir inanç veya
sembolden çok bir başkaldırış veya haykırış gibidir.
Göçlerle birlikte bu soyutlama
yetisi daha da gelişmiştir. Yön, mesafe, zaman ve mekân artık yalnızca
deneyimlenen değil, hesaplanan kavramlara dönüşmüştür. Erkek zihni dünyayı
adımlarla değil, haritalarla düşünmeye başlamıştır.
Bu noktada dünya, yaşanılan bir
alan olmaktan çıkarak planlanan bir mekâna dönüşür.
Tarım devrimi, soyut aklın
toplumsal düzeyde kurumsallaştığı kırılma noktasıdır. Toprağın ölçülmesi,
sınırların çizilmesi ve artı ürünün biriktirilmesi, doğayla kurulan ilişkinin
niteliğini kökten değiştirmiştir.
Ölçülen şey artık paylaşılmaz;
sahip olunur. Ve sahip olunan her şey, ister istemez korunmak ister. Korunan
her şey ise zamanla ayrıştırır.
İşte eşitsizlik tam bu noktada
doğar.
Doğada eşitsizlik yoktur. Doğa
güçlü–zayıf, hızlı–yavaş, büyük–küçük tanır ama bunları bir üstünlük hiyerarşisine
dönüştürmez. Kurt, koyundan “üstün” değildir; yalnızca başka türlüdür. Ağaç,
ottan daha değerli sayılmaz; yalnızca daha uzun yaşar. Doğa dengeyi bilir,
adaleti değil. Uyum vardır; hak yoktur. Paylaşım yoktur; ama mülkiyet de
yoktur.
Eşitsizlik dediğimiz şey, doğaya
değil, insana ait bir icattır.
Çünkü eşitsizlik, “olan” ile
değil, “sahip olunan” ile başlar.
İlk büyük yarık, aç kalan ile tok
olan arasında açıldı. Ama mesele yalnızca açlık değildi. Açlık doğada
olağandır; doyum da öyle. Asıl sarsıcı olan, birinin tok olduğunu gören
ötekinin bunu fark etmesiydi. O an insan yalnızca aç olduğunu değil, daha
az olduğunu hissetti. Eksiklik, doğrudan bedende değil; bilinçte
doğdu.
“Sende var. Bende yok.”
Bu cümle, eşitsizliğin ilk
dilidir.
Marx bu süreci artı ürünle
açıklar; üretimin fazlası, sınıfların doğuşu, emeğin bölünmesi… Belki bu
doğrudur da. Ama artı üründen önce bir başka kırılma yaşanmıştır:
Ürünün değil, toprağın
sahiplenilmesi.
Çünkü artı ürün, toprağa bağlıdır.
Ama toprak, her yerde aynı değildir.
İnsan toprağı ektiği anda, doğayla
ilişkisi kökten değişti. Artık yalnızca tüketen değil, bekleyen bir varlığa
dönüştü. Ektiği şeyin filizlenmesi zaman isterdi. Zaman ise korunmak ister.
Koruma, sınır doğurur. Sınır ise “burası benim” cümlesini.
Toprağın ekilebilir olması, onu
sıradan bir zemin olmaktan çıkarıp değerli bir varlığa dönüştürdü. Her toprak
ürün vermezdi. Suya yakın olan, bereketli olan, güneşi iyi alan… İşte bu
farklılık, ilk gerçek ayrıcalığı yarattı. Çünkü herkesin emeği eşitti belki ama
herkesin toprağı eşit değildi. Çünkü ne o kadar Toprak ne de o kadar nufus
ve ne de o kadar alet…
Böylece çatışma emeğin üzerinde
değil, mekânın üzerinde başladı.
İnsan artık “kim daha çok
çalışıyor”u değil, “kim nerede duruyor”u sorgulamaya başladı.
Toprağı ekmeği bilen, bilmeyenden ayrıştı. Ve belkide yeni kabileye
katılanlara yada yiyecek arayan saldırganları öldürmeyip sağ
bırakmak, onları tarlalarda çalıştırmak, ekmeği
öğretmek belkide köleliğin ilk adımıydı.
Toprak, ilk mülktü.
Ve mülk, ilk hiyerarşiydi.
Toprağı olan ile olmayan arasında
yalnızca ekonomik değil, ontolojik bir fark oluştu. Toprağı olan, geleceğe
sahipti. Olmayan, yalnız bugüne. Çünkü toprak, yalnız ürün değil; süreklilik
demekti. Gelecek ve belkide sonsuz güç gibi birşey…
Ama toprağın bir sorunu vardı:
korunması gerekiyordu.
Ekilmiş toprak
savunmasızdır. Hasat zamanı gelmeden terk edilemez. Göç edemez. Yerinde
kalmak zorundadır. Bu da insanı tarihte ilk kez yerleşik olmaya mecbur bıraktı.
Yerleşik olan ise saldırıya açık hâle geldi.
Avcı-toplayıcı topluluklar gelir,
alır, giderdi. Ama eken insan, gitme lüksünü kaybetmişti. Artık toprağı
savunmalıydı. Savunmak ise örgütlenmeyi, silahlanmayı, nöbeti, gücü ve düzeni
doğurdu.
İşte burada hiyerarşi derinleşti.
Ama yalnız toprak yetmezdi.
Toprağın kalıcılığı için soy
gerekiyordu. Toprağı savunacak, devralacak, miras alacak bir süreklilik.
İşte kadın bu noktada tarihin en
ağır yüklerinden biriyle karşılaştı.
Kadın, toprağa benzetildi.
Üreten, bereket veren, doğuran bir
alan olarak görülmeye başlandı. Nasıl ki toprak ekilir, korunur, sınırları
çizilir ve sahiplenilirse; kadın da aynı mantığın içine çekildi. Çünkü soyun
devamı yalnızca kadının bedeniyle mümkündü.
Toprak mülk hâline geldikçe, kadın
da mülkleştirildi.
Bu bir anda olmadı. Bir karar
değildi. Bir kötülük planı hiç değildi. Ama tarihsel zorunlulukların içinden
süzülen karanlık bir sonuçtu. Miras fikri doğduğu anda, kadın üzerindeki
denetim de doğdu. Çünkü miras yalnızca toprağın değil, kanın da düzenlenmesini
gerektiriyordu.
Kimin çocuğu?
Kimin soyundan?
Kime ait?
Bu sorular, kadının bedenini
kamusal bir meseleye dönüştürdü. Artık mesele sevgi ya da birliktelik değil;
soyun saflığı, mülkün devamı ve egemenliğin kalıcılığıydı.
Toprağın sınırı çizildiğinde,
kadının sınırı da çizildi.
Erkeğin egemenliği, yalnız güçten
değil; kalıcılık korkusundan beslendi. Kaybetme korkusu, kontrolü doğurdu.
Kontrol ise hiyerarşiyi.
Böylece eşitsizlik yalnızca
ekonomik bir fark olmaktan çıktı; bedene, kimliğe ve simgelere kazınmış bir
düzene dönüştü. İnsan artık yalnız neye sahip olduğuyla değil, kim
olduğu ile de ayrışmaya başladı. Güç yalnızca elde tutulanla değil;
doğurabilen, aktaran, devreden ve kontrol edebilen bedenler üzerinden kuruldu.
Bu noktadan sonra eşitsizlik görünmezleşti — çünkü artık doğalmış gibi
yaşanıyordu.
İşte tam da bu gerçekliğe bakarak
şunu açıkça söyleyebiliriz:
Bugün sıkça dile getirilen
“komün”, “komünalite” ya da tarihsel bir eşitlik hâli, bu gezegende hiçbir
zaman gerçek anlamda var olmadı.
Onun hayali vardı. Özlemi
vardı. Arzusu, düşü, umudu vardı.
Ama kendisi yoktu. Hiç olmadı..
İnsanlık tarihinde kısa süreli
dayanışmalar, geçici paylaşımlar, zorunluluktan doğan birliktelikler oldu.
Fakat bunlar eşitlikten değil; hayatta kalma mecburiyetinden doğmuştu. Açlık
paylaşımı öğretir ama eşitliği doğurmaz. Tehlike insanları bir araya getirir
ama hiyerarşiyi ortadan kaldırmaz. Çünkü tehdit geçer geçmez, sahiplik yeniden
belirir.
Komünal yaşam fikri, insanın
tarihsel pratiğinden değil; tarih karşısındaki eksilen vicdanından doğmuştur.
Sonradan duyulan bir pişmanlığın ifadesidir.
Bugün “eşitlik”, “özgürlük” ve
“anti-hiyerarşi” olarak tarif edilen komünalite fikri, insan doğasının değil;
insanın kendisiyle yaşadığı çatışmanın ürünüdür. İnsan olmakla olmak istediği
şey arasındaki uçurumun adıdır. Keşke var olsaydı. Keşke bir dönem insan,
gerçekten mülkiyetsiz, sınıfsız, iktidarsız yaşayabilseydi. Ama tarih buna
tanıklık etmiyor. Ve tarih bu biçimde akmıyor..
Çünkü insanın gerçekliği başka bir
yerden şekillendi.
İnsan türü, çok erken bir aşamada
“birlikte olmak” ile “sahip olmak” arasında bir tercih yaptı. Ve bu tercih,
birlikte olmanın aleyhine gelişti. Paylaşım kalıcı olmadı; mülkiyet kalıcı
oldu. Dayanışma geçiciydi; miras kalıcıydı. Sevgi pay edilirdi; toprak
devredilirdi.
Bu yüzden insanlık tarihi boyunca
kurulan bütün düzenler — ister kabile, ister imparatorluk, ister ulus-devlet,
ister modern toplum — aynı temel titreşimi taşır:
koruma, sahiplenme ve dışlama.
Komünalitefikri , bu titreşimin
tümden sustuğu bir an varsayar.
Oysa insanlık tarihinde titreşim
hiç susmadı; yalnızca biçim değiştirdi.
Bugün bile bu kadim dürtülerin
izlerini bedenimizde ve dilimizde taşımaya devam ediyoruz. Mülkiyet yalnız evle
sınırlı değildir; bedenlere, kimliklere ve ilişkilere sızmıştır. Miras yalnız
para değildir; soyadıyla, kanla, aidiyetle aktarılır. Namus yalnız ahlaki bir
kavram değil; denetim biçimidir. Sınır yalnız harita çizgisi değildir; “biz”
ile “onlar” arasına çekilen zihinsel bir duvardır. Vatan yalnız bir toprak
parçası değil; kolektif sahiplenmenin kutsallaştırılmış hâlidir.
Bütün bu kavramlar, farklı
çağların diliyle söylenmiş aynı cümlenin yankılarıdır.
“Bu bana ait.”
“Bu bizim.”
“Bunu korumalıyız.”
“Bunu kaybedemeyiz.”
Modern dünya bu cümleleri daha
incelmiş, daha karmaşık ve daha meşru görünen formlarla yeniden üretir. Ama öz
değişmez. Sahiplik hâlâ insan bilincinin merkezindedir. Çünkü sahip olmak,
insanın geçiciliğe karşı bulduğu en ilkel savunmadır.
Komünalite bu savunmayı aşmış bir
insan tasavvuru önerir.
Ama insanlık henüz o eşiği
geçmemiştir. Geçeceğede hiç benzememektedir.
Bugün bile eşitlik söylemleri çoğu
zaman yalnız dilde yaşar; pratikte ise eski düzen yeniden kurulur. Çünkü
eşitliği savunan zihin bile, çoğu zaman içten içe bir şeye sahip olmayı ister:
söze, haklılığa, doğruluğa, kimliğe, hatta ahlaka.
İnsan yalnız mülkü değil,
haklılığı da sahiplenir.
Bu yüzden eşitsizlik yalnız
sistemlerin değil; bilincin içine işlemiş bir düzen hâlidir. Toplum değişir,
rejimler yıkılır, ideolojiler dönüşür; ama sahiplenme refleksi kolay kolay
çözülmez. Çünkü o refleks, insanın kendini dünyada güvende hissetme biçimidir.
Bu nedenle komünalite bir geçmiş
değil; bir gelecek tasarımıdır sadece.
Şimdilik elimizde olan gerçek
şudur: İnsan türü, eşitlikten çok fark üzerinden şekillenmiştir.
Birlikten çok sınırla. Paylaşımdan
çok mülkiyetle.
Ve belki de en acı olanı şudur:
İnsan eşitliği en çok savunduğu
çağda bile, onu hâlâ hayal olarak kurmaktadır.
Çünkü tarih bize şunu kanıtlar:
Eşitsizlik sonradan öğrenilmedi.
Onunla birlikte büyüdük. Onunla kendimizi tanımladık..
Ve bu yüzden eşitlik, insanın en
yüce ideali olduğu kadar, en zor sınavıdır.
Ama “insan olmanın zaafı nedir?”
diye sorarsak, cevap düşündüğümüzden çok daha basittir:
İnsan olmaktan çıkamamışız.
Kulağa tuhaf gelir belki ama asıl
düğüm tam buradadır. Çünkü bugün “insanlık” dediğimiz şey; doğayı merkeze
almayan, yaşamı değil kendini ölçü alan bir bilincin ürünüdür. İnsan, kendini
merkeze koyduğu anda dünyayı kaybetmeye başlamıştır. Her şeyi kendine göre
tanımlamış, kendine göre değer biçmiş, kendine göre anlamlandırmıştır. Ve sonra
bu tanımlara “evrensel” demiştir.
Oysa insan merkezli her bakış,
kaçınılmaz olarak kördür. Çünkü merkezde duran, çevreyi asla olduğu gibi
göremez.
Biz hâlâ “insani” dediğimiz
kavramların içinde düşünmeye çalışıyoruz. Ahlakı, adaleti, merhameti, özgürlüğü
bile insanın çıkarına göre tarif ediyoruz. Doğa ancak bize hizmet ettiği sürece
değerlidir. Hayvan ancak bize benzediği ölçüde korunur. Yaşam ancak bizim
varlığımızı sürdürdüğü kadar anlamlı sayılır.
İşte bu yüzden ilerleyemiyoruz.
Çünkü insanlığı aşmadan, insanlığı iyileştirmeye çalışıyoruz.
Oysa belki de mesele “daha iyi
insan olmak” değildir. Belki mesele, insan olma iddiasını gevşetmektir.
Kendimizi evrenin efendisi değil,
onun içindeki bir titreşim olarak görebildiğimiz anda başlayacaktır dönüşüm. Ne
üstün, ne merkez, ne ayrı… Yalnızca var olan. Ne hükmeden, ne yöneten, ne
sahiplenen… Yalnızca temas eden.
Bu yüzden ben “insan olacağız”
demiyorum. Çünkü bu sözcük, fazlasıyla yüklenmiştir artık.
Ben şunu söylüyorum:
Kendimiz olacağız. Tür tanımından
önce. İsimlerden, rollerden, üstünlüklerden önce.
İnsan olmak, bugüne kadar bize güç
verdi. Ama aynı zamanda bizi yalnızlaştırdı. Belki artık güce değil, ait olmaya
ihtiyacımız var. Belki artık tanımlanmaya değil, çözülmeye. Belki artık
yükselmeye değil, yere inmeye.
İnsan olmayı bırakmadan, insan
merkezli olmaktan vazgeçebilecek miyiz?
Çünkü insanlığı kutsallaştırdıkça,
yaşamı eksiltmeye devam ederiz.
Ve yaşam, hiçbir kutsala ihtiyaç
duymaz.
Yorumlar
Yorum Gönder