AKILIN KOPUŞU


 

İlk topluluklarda aklın gelişimine dair her söz, bugünkü zihnin nasıl kurulduğuna dair bir geri çağrıdır. Çünkü akıl bir anda ortaya çıkmış bir özellik değildir; ihtiyaçla, korkuyla, dayanışmayla, kayıpla ve birlikte kalma zorunluluğuyla yoğrulmuş uzun bir oluş hâlidir. Üstelik bu oluş, sandığımızın tersine, bireyin değil topluluğun eseridir. İnsan tek başına “akıllı” olmadı; bir arada kalabildiği ölçüde akıllandı.

 

İlk ateşlerin çevresinde kurulan hayat, yalnızca ısınma ve pişirme meselesi değildi. Ateş, topluluğu bir arada tutan merkezdi; bakışların, seslerin, susuşların aynı yere bağlandığı bir çekim alanı. Bu alanın içinde akıl, bedenin sınırlarını aşarak ortaklaşa bir hafızaya dönüştü: Birinin gördüğünü diğeri duydu, birinin bildiğini öteki tekrar etti. Bilgi tek bir kafanın içinden çıkıp topluluğun içine yayıldığında, akıl artık bir “beyin işi” olmaktan çok bir “yaşam biçimi” hâline geldi.

 

Bu yaşam biçiminin ilk adımı hayal etmek değil, temas etmekti. Doğayla doğrudan ilişki, aklın en eski köküdür: Ne yenir, ne yenmez? Hangi iz hangi hayvana ait? Hangi su içilir? Hangi ses yaklaşan tehlikeyi haber verir? Aklın ilk hâli dünyayı “fikir” olarak değil, “işaret” olarak okumaktı.

Fakat insanın asıl sıçraması, tek başına yapamadığını birlikte yapabilmesiydi. İşbirliği, aklın hızlandığı eşiktir. Bir kişi avı kovalar; ama avı düşürmek için birden fazla bakış, birden fazla beden, birden fazla zaman gerekir. Bir kişi ateşi yakar; ama ateşi sürdürmek için nöbetleşe dikkat gerekir. Bir çocuk büyür; ama onu bir kişinin sırtı taşıyamaz. Bir barınak kurulur; ama rüzgâr yön değiştirince herkesin eli değmelidir. Böylece akıl, birinin “düşünmesi” olmaktan çıktı; birbirini tamamlayan zihinlerin ortak ritmine dönüştü. Dilin doğuşu bile yalnızca konuşmanın değil, birlikte hareket etmenin zorunlu sonucuydu. İmlemek, uyarmak, çağırmak, paylaşmak… Dil, aklın dışarı taşmış hâliydi; topluluğun içinde dolaşan bir bilinç.

Zamanla bu işaret okuma yetisi büyüdü; dil ortaya çıktı, ritüeller belirsizliğe anlam verdi, ortak hafıza derinleşti. Fakat kolektif akıl büyüdükçe, onun içindeki yönelimler de ayrışmaya başladı. Bir yönelim döngünün bilgisine yaslandı: beslemek, sürdürmek, bağ kurmak… Diğer yönelim ise çizgiye yaslandı: hedeflemek, ayırmak, mesafe koymak… İşte erkeklik dediğimiz olgu, tarihin uzun yürüyüşü içinde çoğu zaman bu ikinci yönelimin taşıyıcısı olarak belirdi.

İnsanlık tarihi yalnızca teknolojinin, üretimin ya da siyasal örgütlenmenin tarihi değildir. Aynı zamanda bilincin nasıl şekillendiğinin, dünyanın nasıl algılandığının ve insanın kendisini doğa karşısında nasıl konumlandırdığının tarihidir. Bu bağlamda “erkek” olgusu, biyolojik bir cinsiyetten çok daha fazlasını ifade eder. Erkeklik, belirli bir bilinç yönelimi; dünyaya yaklaşmanın, onu kavramanın ve dönüştürmenin özgül bir biçimidir.

Erkek, insanlık tarihinde çoğu zaman gücün, yönelişin ve mesafe almanın temsilcisi olarak görülmüştür. Ancak bu gücün kaynağı yalnızca bedensel kuvvette değil, zihnin kurduğu soyut dünyada yatar. Erkek aklı, doğayla iç içe var olmaktan ziyade, ona mesafe alarak bakmayı öğrenmiş bir bilinç biçimidir. Kendini. Tanıması, tanımlamaya çalışması ve  belkide buna tapınması. Bu yönelim, insanın doğadan kopuş sürecinin hem nedeni hem de sonucudur.

Bu değerlendirme, erkek bilincinin tarihsel oluşumunu; doğayla kurulan ilişkiden, soyut düşüncenin yükselişine; avcı-toplayıcı toplumdan uygarlığın hiyerarşik yapılarına kadar uzanan geniş bir çerçevede ele almayı amaçlamaktadır. Temel sav şudur: erkek aklı, insanlık tarihinde soyutlama yetisinin taşıyıcısı olarak yükselmiş; ancak bu yükseliş, beraberinde ontolojik bir kopuşu da üretmiştir.

Toplumsal cinsiyet farklılıkları çoğu zaman biyolojik veriler üzerinden açıklanmıştır. Oysa antropolojik ve ekolojik okumalar, kadın ile erkek arasındaki ayrımın yalnızca bedensel değil, bilinçsel bir yönelime dayandığını göstermektedir. Murray Bookchin’in de vurguladığı gibi, bu ayrım bir üstünlük ya da hiyerarşi meselesinden önce, bilincin iki ayrı yöne evrilmesiyle ilgilidir.

Kadın bilinci tarihsel olarak doğayla içkin, döngüsel ve ilişkisel bir yaşam pratiği içinde gelişmiştir. Doğum, beslenme, toprakla temas, mevsimsel ritimler ve topluluk içi bağlar, bu bilincin temel referans noktalarını oluşturur. Kadın bilgisi, sürekliliğe ve ilişkiye dayanır.

Erkek bilinci ise dışarıya yönelmiş, avlanma ve hareket temelli bir yaşam içinde biçimlenmiştir. Bu yönelim, mesafeyi, ayrıştırmayı ve hedeflemeyi merkeze alan bir algı biçimini doğurmuştur. Böylece erkek bilinci, zamanla soyutlayan, parçalayan ve nesneleştiren bir zihin yapısına dönüşmüştür.

Bu farklılık başlangıçta bir çatışma değil, tamamlayıcılık ilişkisiydi. Ancak tarihsel süreç içinde bu iki bilinç biçimi arasındaki denge bozulmuş; soyut akıl giderek baskın hâle gelmiştir.

Modern düşünce, aklı insana özgü bir yeti olarak tanımlar. Bu tanım, insanı doğanın geri kalanından radikal biçimde ayıran bir anlayışı beraberinde getirir. Oysa bu yaklaşım, insan merkezli bir yanılsamaya dayanır.

Doğada hiçbir canlı akılsız değildir. Ancak bu akıl, insanın kavramsallaştırdığı biçimde işlemez. Doğanın aklı sözcüklerle değil, döngülerle konuşur. Bir ağacın kök salma biçimi, bir kuşun yön bulma yetisi, bir balığın okyanus akıntılarını izlemesi ya da bir arının polen matematiği, doğanın kendine özgü bir bilinç düzenine sahip olduğunu gösterir.

Bu bağlamda akıl, düşünme biçiminden çok bir yaşama bilgisidir. Doğadaki gerçek akıl; uyum, denge, süreklilik ve çoğalma üzerine kuruludur. İnsan aklı, bu büyük doğa aklının içinden kopmuş bir parçadır; ondan türemiştir, ama ona ters düşmüştür.

Ancak insan, özellikle erkek bilinci aracılığıyla, bu doğa ile olan bağı zamanla unutmuştur. Akıl artık yaşamın içinde akan bir süreç olmaktan çıkmış; doğayı düzenleyen, sınıflayan ve yöneten bir üst ilke hâline gelmiştir.

Erkek bilincinin tarihsel şekillenmesinde avcılık merkezi bir rol oynar. Avcı olmak, yalnızca fiziksel bir eylem değil; zihinsel bir dönüşümdür. Av, hedef seçmeyi, zamanlamayı, öngörüyü ve mesafeyi gerektirir. Bu gereklilik, insan zihninde geleceğe dönük düşünmenin ilk tohumlarını atmıştır. Bookchin buna ‘soyut ‘düşünce der.

Bekleyen bilinç, artık yalnızca “olan” ile değil, “olacak olan” ile de ilgilenir. Gelecek ise soyut bir alandır. Bu nedenle erkek bilinci, tarihsel olarak geleceği düşünebilen ilk bilinç biçimidirdiyebiliriz.

Bu süreç, çizgisel zaman algısını doğurmuştur. Kadın bilinci döngüsel zaman içinde hareket ederken, erkek bilinci başlangıç–süreç–sonuç hattında ilerleyen bir düşünme biçimi geliştirmiştir. Bu çizgisellik, zamanla dünyayı parçalar hâlinde algılamaya yol açmıştır. Oysa kadın aklı dünyayı bir bütünlük olarak ele alımıştır. Ayrı değil onunla birlikte.

Alet yapımı, soyut düşüncenin maddi karşılığıdır. İnsan, henüz var olmayan bir nesneyi zihninde kurabilme yetisi sayesinde doğayı dönüştürmeye başlamıştır. Bu, insanlık tarihinin en büyük zihinsel sıçramalarından biridir. Milyon yılları bulan alet-taş ikilemi insanı kendi süretinde yeniden yaratmıştır. Son arkeolojik buluntulardaki ‘T’ sütünlü yüz, insanın kendi kendini yaratmasının bir sonucudur. Bir inanç veya sembolden çok bir başkaldırış veya haykırış gibidir.

Göçlerle birlikte bu soyutlama yetisi daha da gelişmiştir. Yön, mesafe, zaman ve mekân artık yalnızca deneyimlenen değil, hesaplanan kavramlara dönüşmüştür. Erkek zihni dünyayı adımlarla değil, haritalarla düşünmeye başlamıştır.

Bu noktada dünya, yaşanılan bir alan olmaktan çıkarak planlanan bir mekâna dönüşür.

Tarım devrimi, soyut aklın toplumsal düzeyde kurumsallaştığı kırılma noktasıdır. Toprağın ölçülmesi, sınırların çizilmesi ve artı ürünün biriktirilmesi, doğayla kurulan ilişkinin niteliğini kökten değiştirmiştir.

Ölçülen şey artık paylaşılmaz; sahip olunur. Ve sahip olunan her şey, ister istemez korunmak ister. Korunan her şey ise zamanla ayrıştırır.

İşte eşitsizlik tam bu noktada doğar.

Doğada eşitsizlik yoktur. Doğa güçlü–zayıf, hızlı–yavaş, büyük–küçük tanır ama bunları bir üstünlük hiyerarşisine dönüştürmez. Kurt, koyundan “üstün” değildir; yalnızca başka türlüdür. Ağaç, ottan daha değerli sayılmaz; yalnızca daha uzun yaşar. Doğa dengeyi bilir, adaleti değil. Uyum vardır; hak yoktur. Paylaşım yoktur; ama mülkiyet de yoktur.

Eşitsizlik dediğimiz şey, doğaya değil, insana ait bir icattır.

Çünkü eşitsizlik, “olan” ile değil, “sahip olunan” ile başlar.

İlk büyük yarık, aç kalan ile tok olan arasında açıldı. Ama mesele yalnızca açlık değildi. Açlık doğada olağandır; doyum da öyle. Asıl sarsıcı olan, birinin tok olduğunu gören ötekinin bunu fark etmesiydi. O an insan yalnızca aç olduğunu değil, daha az olduğunu hissetti. Eksiklik, doğrudan bedende değil; bilinçte doğdu.

 

“Sende var. Bende yok.”

Bu cümle, eşitsizliğin ilk dilidir.

Marx bu süreci artı ürünle açıklar; üretimin fazlası, sınıfların doğuşu, emeğin bölünmesi… Belki bu doğrudur da. Ama artı üründen önce bir başka kırılma yaşanmıştır:

 

Ürünün değil, toprağın sahiplenilmesi.

Çünkü artı ürün, toprağa bağlıdır. Ama toprak, her yerde aynı değildir.

İnsan toprağı ektiği anda, doğayla ilişkisi kökten değişti. Artık yalnızca tüketen değil, bekleyen bir varlığa dönüştü. Ektiği şeyin filizlenmesi zaman isterdi. Zaman ise korunmak ister. Koruma, sınır doğurur. Sınır ise “burası benim” cümlesini.

Toprağın ekilebilir olması, onu sıradan bir zemin olmaktan çıkarıp değerli bir varlığa dönüştürdü. Her toprak ürün vermezdi. Suya yakın olan, bereketli olan, güneşi iyi alan… İşte bu farklılık, ilk gerçek ayrıcalığı yarattı. Çünkü herkesin emeği eşitti belki ama herkesin toprağı eşit değildi. Çünkü ne o kadar Toprak ne de o kadar nufus ve ne de o kadar alet…

Böylece çatışma emeğin üzerinde değil, mekânın üzerinde başladı.

İnsan artık “kim daha çok çalışıyor”u değil, “kim nerede duruyor”u sorgulamaya başladı. Toprağı ekmeği bilen, bilmeyenden ayrıştı. Ve belkide yeni kabileye katılanlara yada yiyecek arayan saldırganları öldürmeyip  sağ bırakmak, onları tarlalarda çalıştırmak, ekmeği öğretmek   belkide köleliğin ilk adımıydı. 

Toprak, ilk mülktü.

Ve mülk, ilk hiyerarşiydi.

Toprağı olan ile olmayan arasında yalnızca ekonomik değil, ontolojik bir fark oluştu. Toprağı olan, geleceğe sahipti. Olmayan, yalnız bugüne. Çünkü toprak, yalnız ürün değil; süreklilik demekti. Gelecek ve belkide sonsuz güç gibi birşey…

Ama toprağın bir sorunu vardı:

korunması gerekiyordu.

Ekilmiş toprak savunmasızdır. Hasat zamanı gelmeden terk edilemez. Göç edemez. Yerinde kalmak zorundadır. Bu da insanı tarihte ilk kez yerleşik olmaya mecbur bıraktı. Yerleşik olan ise saldırıya açık hâle geldi.

Avcı-toplayıcı topluluklar gelir, alır, giderdi. Ama eken insan, gitme lüksünü kaybetmişti. Artık toprağı savunmalıydı. Savunmak ise örgütlenmeyi, silahlanmayı, nöbeti, gücü ve düzeni doğurdu.

İşte burada hiyerarşi derinleşti.

Ama yalnız toprak yetmezdi.

Toprağın kalıcılığı için soy gerekiyordu. Toprağı savunacak, devralacak, miras alacak bir süreklilik.

İşte kadın bu noktada tarihin en ağır yüklerinden biriyle karşılaştı.

Kadın, toprağa benzetildi.

Üreten, bereket veren, doğuran bir alan olarak görülmeye başlandı. Nasıl ki toprak ekilir, korunur, sınırları çizilir ve sahiplenilirse; kadın da aynı mantığın içine çekildi. Çünkü soyun devamı yalnızca kadının bedeniyle mümkündü.

Toprak mülk hâline geldikçe, kadın da mülkleştirildi.

Bu bir anda olmadı. Bir karar değildi. Bir kötülük planı hiç değildi. Ama tarihsel zorunlulukların içinden süzülen karanlık bir sonuçtu. Miras fikri doğduğu anda, kadın üzerindeki denetim de doğdu. Çünkü miras yalnızca toprağın değil, kanın da düzenlenmesini gerektiriyordu.

Kimin çocuğu?

Kimin soyundan?

Kime ait?

Bu sorular, kadının bedenini kamusal bir meseleye dönüştürdü. Artık mesele sevgi ya da birliktelik değil; soyun saflığı, mülkün devamı ve egemenliğin kalıcılığıydı.

Toprağın sınırı çizildiğinde, kadının sınırı da çizildi.

Erkeğin egemenliği, yalnız güçten değil; kalıcılık korkusundan beslendi. Kaybetme korkusu, kontrolü doğurdu. Kontrol ise hiyerarşiyi.

Böylece eşitsizlik yalnızca ekonomik bir fark olmaktan çıktı; bedene, kimliğe ve simgelere kazınmış bir düzene dönüştü. İnsan artık yalnız neye sahip olduğuyla değil, kim olduğu ile de ayrışmaya başladı. Güç yalnızca elde tutulanla değil; doğurabilen, aktaran, devreden ve kontrol edebilen bedenler üzerinden kuruldu. Bu noktadan sonra eşitsizlik görünmezleşti — çünkü artık doğalmış gibi yaşanıyordu.

İşte tam da bu gerçekliğe bakarak şunu açıkça söyleyebiliriz:

Bugün sıkça dile getirilen “komün”, “komünalite” ya da tarihsel bir eşitlik hâli, bu gezegende hiçbir zaman gerçek anlamda var olmadı.

 

Onun hayali vardı. Özlemi vardı. Arzusu, düşü, umudu vardı.

Ama kendisi yoktu. Hiç olmadı..

İnsanlık tarihinde kısa süreli dayanışmalar, geçici paylaşımlar, zorunluluktan doğan birliktelikler oldu. Fakat bunlar eşitlikten değil; hayatta kalma mecburiyetinden doğmuştu. Açlık paylaşımı öğretir ama eşitliği doğurmaz. Tehlike insanları bir araya getirir ama hiyerarşiyi ortadan kaldırmaz. Çünkü tehdit geçer geçmez, sahiplik yeniden belirir.

Komünal yaşam fikri, insanın tarihsel pratiğinden değil; tarih karşısındaki eksilen vicdanından doğmuştur. Sonradan duyulan bir pişmanlığın ifadesidir.

Bugün “eşitlik”, “özgürlük” ve “anti-hiyerarşi” olarak tarif edilen komünalite fikri, insan doğasının değil; insanın kendisiyle yaşadığı çatışmanın ürünüdür. İnsan olmakla olmak istediği şey arasındaki uçurumun adıdır. Keşke var olsaydı. Keşke bir dönem insan, gerçekten mülkiyetsiz, sınıfsız, iktidarsız yaşayabilseydi. Ama tarih buna tanıklık etmiyor. Ve tarih  bu biçimde akmıyor..

Çünkü insanın gerçekliği başka bir yerden şekillendi.

İnsan türü, çok erken bir aşamada “birlikte olmak” ile “sahip olmak” arasında bir tercih yaptı. Ve bu tercih, birlikte olmanın aleyhine gelişti. Paylaşım kalıcı olmadı; mülkiyet kalıcı oldu. Dayanışma geçiciydi; miras kalıcıydı. Sevgi pay edilirdi; toprak devredilirdi.

Bu yüzden insanlık tarihi boyunca kurulan bütün düzenler — ister kabile, ister imparatorluk, ister ulus-devlet, ister modern toplum — aynı temel titreşimi taşır:

koruma, sahiplenme ve dışlama.

Komünalitefikri , bu titreşimin tümden sustuğu bir an varsayar.

Oysa insanlık tarihinde titreşim hiç susmadı; yalnızca biçim değiştirdi.

Bugün bile bu kadim dürtülerin izlerini bedenimizde ve dilimizde taşımaya devam ediyoruz. Mülkiyet yalnız evle sınırlı değildir; bedenlere, kimliklere ve ilişkilere sızmıştır. Miras yalnız para değildir; soyadıyla, kanla, aidiyetle aktarılır. Namus yalnız ahlaki bir kavram değil; denetim biçimidir. Sınır yalnız harita çizgisi değildir; “biz” ile “onlar” arasına çekilen zihinsel bir duvardır. Vatan yalnız bir toprak parçası değil; kolektif sahiplenmenin kutsallaştırılmış hâlidir.

Bütün bu kavramlar, farklı çağların diliyle söylenmiş aynı cümlenin yankılarıdır.

“Bu bana ait.”

“Bu bizim.”

“Bunu korumalıyız.”

“Bunu kaybedemeyiz.”

Modern dünya bu cümleleri daha incelmiş, daha karmaşık ve daha meşru görünen formlarla yeniden üretir. Ama öz değişmez. Sahiplik hâlâ insan bilincinin merkezindedir. Çünkü sahip olmak, insanın geçiciliğe karşı bulduğu en ilkel savunmadır.

Komünalite bu savunmayı aşmış bir insan tasavvuru önerir.

Ama insanlık henüz o eşiği geçmemiştir. Geçeceğede hiç benzememektedir. 

Bugün bile eşitlik söylemleri çoğu zaman yalnız dilde yaşar; pratikte ise eski düzen yeniden kurulur. Çünkü eşitliği savunan zihin bile, çoğu zaman içten içe bir şeye sahip olmayı ister: söze, haklılığa, doğruluğa, kimliğe, hatta ahlaka.

İnsan yalnız mülkü değil, haklılığı da sahiplenir.

Bu yüzden eşitsizlik yalnız sistemlerin değil; bilincin içine işlemiş bir düzen hâlidir. Toplum değişir, rejimler yıkılır, ideolojiler dönüşür; ama sahiplenme refleksi kolay kolay çözülmez. Çünkü o refleks, insanın kendini dünyada güvende hissetme biçimidir.

Bu nedenle komünalite bir geçmiş değil; bir gelecek tasarımıdır sadece.

 

Şimdilik elimizde olan gerçek şudur: İnsan türü, eşitlikten çok fark üzerinden şekillenmiştir.

Birlikten çok sınırla. Paylaşımdan çok mülkiyetle.

Ve belki de en acı olanı şudur:

İnsan eşitliği en çok savunduğu çağda bile, onu hâlâ hayal olarak kurmaktadır.

Çünkü tarih bize şunu kanıtlar:

Eşitsizlik sonradan öğrenilmedi. Onunla birlikte büyüdük. Onunla kendimizi tanımladık.. 

Ve bu yüzden eşitlik, insanın en yüce ideali olduğu kadar, en zor sınavıdır.

Ama “insan olmanın zaafı nedir?” diye sorarsak, cevap düşündüğümüzden çok daha basittir:

 

İnsan olmaktan çıkamamışız.

 

Kulağa tuhaf gelir belki ama asıl düğüm tam buradadır. Çünkü bugün “insanlık” dediğimiz şey; doğayı merkeze almayan, yaşamı değil kendini ölçü alan bir bilincin ürünüdür. İnsan, kendini merkeze koyduğu anda dünyayı kaybetmeye başlamıştır. Her şeyi kendine göre tanımlamış, kendine göre değer biçmiş, kendine göre anlamlandırmıştır. Ve sonra bu tanımlara “evrensel” demiştir.

Oysa insan merkezli her bakış, kaçınılmaz olarak kördür. Çünkü merkezde duran, çevreyi asla olduğu gibi göremez.

Biz hâlâ “insani” dediğimiz kavramların içinde düşünmeye çalışıyoruz. Ahlakı, adaleti, merhameti, özgürlüğü bile insanın çıkarına göre tarif ediyoruz. Doğa ancak bize hizmet ettiği sürece değerlidir. Hayvan ancak bize benzediği ölçüde korunur. Yaşam ancak bizim varlığımızı sürdürdüğü kadar anlamlı sayılır.

İşte bu yüzden ilerleyemiyoruz. Çünkü insanlığı aşmadan, insanlığı iyileştirmeye çalışıyoruz.

Oysa belki de mesele “daha iyi insan olmak” değildir. Belki mesele, insan olma iddiasını gevşetmektir.

Kendimizi evrenin efendisi değil, onun içindeki bir titreşim olarak görebildiğimiz anda başlayacaktır dönüşüm. Ne üstün, ne merkez, ne ayrı… Yalnızca var olan. Ne hükmeden, ne yöneten, ne sahiplenen… Yalnızca temas eden.

Bu yüzden ben “insan olacağız” demiyorum. Çünkü bu sözcük, fazlasıyla yüklenmiştir artık.

Ben şunu söylüyorum:

Kendimiz olacağız. Tür tanımından önce. İsimlerden, rollerden, üstünlüklerden önce.

İnsan olmak, bugüne kadar bize güç verdi. Ama aynı zamanda bizi yalnızlaştırdı. Belki artık güce değil, ait olmaya ihtiyacımız var. Belki artık tanımlanmaya değil, çözülmeye. Belki artık yükselmeye değil, yere inmeye.

İnsan olmayı bırakmadan, insan merkezli olmaktan vazgeçebilecek miyiz?

Çünkü insanlığı kutsallaştırdıkça, yaşamı eksiltmeye devam ederiz.

Ve yaşam, hiçbir kutsala ihtiyaç duymaz.

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ÖLÜM

YÜZLER

YANLIZLIK ÜZERİNE