Kayıtlar

BEN DÜN ÖLDÜM.. I

    Ben dün öldüm. Nasıl anladın ya da nereden biliyorsun diye sormayın. Çünkü insan öldüğünü tam olarak anlayamıyor. Belki de ilk anda inanmak istemiyor. Belki ölüm dediğimiz şeyi yanlış öğrendik bugüne kadar. Ölümü; bir anda yere yığılıp nefesin kesilmesi, gözlerinin kapanması, kalbinin durması sandık hep. Oysa bunlar belki sadece başlangıçtır. Ölüm dediğimiz şey, bedenden önce insanın içindeki bir şeyin sessizce çekilip gitmesidir belki de. Ve insan, asıl kaybını o anda değil; her şey olmaya devam ederken fark ediyor. Ben bunu sabah uyandığımda anlamadım mesela. Gözlerimi açtığımda oda yine aynı odaydı. Tavanın köşesindeki ince çatlak yerli yerindeydi. Perdelerin arasından sızan solgun sabah ışığı, duvara her zamanki gibi eğri bir çizgi bırakıyordu. Dışarıdan gelen sesler bile değişmemişti. Yan  komşunun kedisi miyavladı, yukarı katta bir sandalye sürüklendi, sokaktan bir minibüs geçti. Dünya, hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. Kalbim hâlâ atıyordu. Nefes alıyo...

ÇOCUKLUK

    Hayata anlam katan bir mucize aslında çocuk… Sabırsızca çoğalan hücrelerin, görünmez bir uyum içinde birbirine tutunarak kendini yeniden yaratma arayışı. Henüz adı yokken, henüz sesi bile duyulmazken; karanlık bir başlangıcın içinde, kendi ışığını büyüten bir var oluş. Yaratılışın en yalın ve en sade hâlidir çocuk. Karmaşadan uzak, hesapsız, saf… Doğanın kendi dilinde yazdığı bir şiir gibi; kelimesiz ama derin, sessiz ama güçlü. İlk başta sadece bir hücre… Sonra bir ritim… Sonra bir kalp atışı… Ve zamanla, kendi varlığını duyurmaya başlayan bir yaşam. Sanki zamanın kendisi, bu küçük bedenin içinde yeniden şekil bulur. Her saniye, her bölünme, her oluşum; görünmeyen bir sabrın ve büyük bir düzenin parçasıdır. Çocuk, yaratanlardan bağımsız bir var olma serüvenidir aslında. Bir başlangıcın devamı değil sadece; aynı zamanda kendi başlangıcını yazan yeni bir hikâyedir. Kendini yoktan yaratma çabası gibi görünür… Ama aslında var olanın içinden, yeniden ve bambaşka bir biçimde do...

KISKANÇLIK

İnsan, önce açlığı tanıdı. Sonra tok olanı gördü. İşte kıskançlık, tam o bakış anında doğdu. Henüz kelimeler yokken, henüz adalet, ahlak ya da günah konuşulmazken… İnsan, başkasının elindekine baktı. Kendi avıyla ötekinin avı arasındaki farkı gördü. O fark, bir nesne değildi; arada duran görünmez bir mesafeydi. Ve insanın içinden adı olmayan bir duygu geçti. Ne öfkeydi bu, ne istek. Daha çok, içe doğru çöken ince bir sızıydı. “Sende var. Bende yok.”   Yada ‘sen tok, ben değil’ Belki de insanlığın kurduğu ilk cümle buydu. Çünkü açtı. Ama yalnız aç olduğu için değil — başkasının tok olduğunu gördüğü için. O gün insan, yalnız doğayla değil; bir başka insanla da ölçülmeye başladığını fark etti. Artık rüzgârla, yağmurla, geceyle değil… ona benzeyen bir bakışla sınanıyordu. İlkel topluluklarda hayat yalındı ama adil değildi. Çünkü doğa adalet bilmez; sadece dengeyi tanır. Orada kıskançlık yoktur. Uyumsuzluk da yoktur. Aslan avlanır, güçlü olan alır; güçsüz olan kaybeder...

AKLIN KOPUŞU

İlk topluluklarda aklın gelişimine dair her söz, bugünkü zihnin nasıl kurulduğuna dair bir geri çağrıdır. Çünkü akıl bir anda ortaya çıkmış bir özellik değildir; ihtiyaçla, korkuyla, dayanışmayla, kayıpla ve birlikte kalma zorunluluğuyla yoğrulmuş uzun bir oluş hâlidir. Üstelik bu oluş, sandığımızın tersine, bireyin değil topluluğun eseridir. İnsan tek başına “akıllı” olmadı; bir arada kalabildiği ölçüde akıllandı.   İlk ateşlerin çevresinde kurulan hayat, yalnızca ısınma ve pişirme meselesi değildi. Ateş, topluluğu bir arada tutan merkezdi; bakışların, seslerin, susuşların aynı yere bağlandığı bir çekim alanı. Bu alanın içinde akıl, bedenin sınırlarını aşarak ortaklaşa bir hafızaya dönüştü: Birinin gördüğünü diğeri duydu, birinin bildiğini öteki tekrar etti. Bilgi tek bir kafanın içinden çıkıp topluluğun içine yayıldığında, akıl artık bir “beyin işi” olmaktan çok bir “yaşam biçimi” hâline geldi. Bu yaşam biçiminin ilk adımı hayal etmek değil, temas etmekti. Doğayla doğrudan il...