BEN DÜN ÖLDÜM.. I

 



 

Ben dün öldüm.
Nasıl anladın ya da nereden biliyorsun diye sormayın. Çünkü insan öldüğünü tam olarak anlayamıyor. Belki de ilk anda inanmak istemiyor. Belki ölüm dediğimiz şeyi yanlış öğrendik bugüne kadar. Ölümü; bir anda yere yığılıp nefesin kesilmesi, gözlerinin kapanması, kalbinin durması sandık hep. Oysa bunlar belki sadece başlangıçtır. Ölüm dediğimiz şey, bedenden önce insanın içindeki bir şeyin sessizce çekilip gitmesidir belki de. Ve insan, asıl kaybını o anda değil; her şey olmaya devam ederken fark ediyor.

Ben bunu sabah uyandığımda anlamadım mesela.

Gözlerimi açtığımda oda yine aynı odaydı. Tavanın köşesindeki ince çatlak yerli yerindeydi. Perdelerin arasından sızan solgun sabah ışığı, duvara her zamanki gibi eğri bir çizgi bırakıyordu. Dışarıdan gelen sesler bile değişmemişti. Yan  komşunun kedisi miyavladı, yukarı katta bir sandalye sürüklendi, sokaktan bir minibüs geçti. Dünya, hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu.

Kalbim hâlâ atıyordu.
Nefes alıyordum.
Dünden kalan yemeğin kokusu mutfağın içinde dolanıyordu hala. Kahvemin tadı hâlâ aynıydı. İnsanlar konuşuyor, telefonlar çalıyor, arabalar kırmızı ışıklarda durup yeniden hareket ediyordu. Gökyüzü bile bildiği maviliği koruyordu. Sanki hiçbir şey değişmemişti. Her şey yerli yerindeydi.

Ve işte insanı en çok bu şaşırtıyor.

Senin içinde koskoca bir kıyamet koparken hayatın en ufak bir duraksama bile yaşamaması…

Bir şeylerin yıkıldığını sadece sen hissediyorsun. İçinde devasa binalar çöküyor, yıllardır ayakta duran duvarlar çatırdayarak yere iniyor, hatıralar toz bulutları gibi havaya karışıyor… ama dışarıdan bakıldığında yüzünde hâlâ aynı ifade var. İnsanlar sana “Nasılsın?” diye soruyor. Ve sen cevap verebiliyorsun. Hatta belki gülümseyebiliyorsun bile.

İşte en korkuncu bu.

İnsanın ölüp de yaşamaya devam etmesi.

Çünkü gerçek ölüm bazen bedenin değil, anlamın ölmesidir. Bir sabah uyanırsın ve seni ayakta tutan şeyin artık yerinde olmadığını hissedersin. O güne kadar seni hayata bağlayan ne varsa — bir insan, bir duygu, bir inanç, bir umut — sessizce çekilip gitmiştir. Geriye çalışan bir beden, yürüyen bir gölge kalır sadece

O sabah aynaya uzun uzun baktım.
Yüzüm aynı yüzdü. Gözlerim aynı yerdeydi. Ama içimde bana ait olmayan bir boşluk dolaşıyordu. Sanki ruhum, ben uyurken evi terk etmiş de geriye sadece alışkanlıklarını bırakmıştı.

İnsan öldüğünü hemen anlamıyor gerçekten.

Önce hiçbir şey hissetmemeye başlıyor. Sevdiği şarkı aynı etkiyi bırakmıyor mesela. Eskiden içini titreten bir koku artık sadece bir koku oluyor. Birinin sesi sana ulaşmıyor. Gülüyorsun ama o gülüş yüzünde kalıyor; içine inmiyor. Kalabalığın içinde yürüyorsun ama sanki herkes senden birkaç saniye uzakta yaşıyor.

Bir yabancı gibi bakıyorsun dünyaya. Camın ardından hayatı izleyen biri gibi… Ve sonra bir an geliyor; bunu anlıyorsun.
Dün öldüğünü…

Ama kimse fark etmiyor. Çünkü insanın içindeki ölümler sessiz oluyor. Ne siren çalıyor ne de gökyüzü yarılıyor. Dünya dönmeye devam ediyor. Fırınlar sabah ekmek çıkarıyor, çocuklar okula gidiyor, birileri âşık oluyor, birileri kavga ediyor.

Hayat, senin yasını tutmuyor.

Belki de ölümün en ağır tarafı bu.
Senin içinde bir çağ kapanırken, dünyanın kaldığı yerden devam etmesi…

Sonra fark ettim.
Aynaya baktığımda yüzüm hâlâ bana ait gibiydi. Çenemin kenarındaki o küçük çizik, uykusuz kaldığımda gözlerimin altında oluşan morluk, saçlarımın dağılma biçimi, tepemdeki o kellik bile… Hepsi yerli yerindeydi. Dışarıdan bakınca değişen hiçbir şey yoktu. Ama gözlerimin içinde oturan kişi gitmişti.

İnsan bunu bir anda anlamıyor.

Önce bakışların boşalıyor. Sonra aynadaki yüz, sana ait bir anı gibi görünmeye başlıyor. Tanıyorsun ama hissedemiyorsun. Sanki bedenim burada kalmıştı da ruhum, gece herkes uyurken aceleyle evi terk etmiş gibi. Ardında birkaç alışkanlık, birkaç refleks bırakmış sadece. Geriye çalışan bir beden, konuşmayı sürdüren bir ağız ve ezberlenmiş mimikler kalmıştı.

Yine de gün boyu yaşamaya devam ettim.

Konuştum.
Güldüm.
Hatta birkaç kişiye “iyiyim” bile dedim.

Ölüler de yalan söyleyebiliyormuş demek ki.

Belki de insanlar bunu yıllardır yapıyordu da ben yeni fark ediyordum. Çünkü bazı cümleler mezar taşı kadar soğuk olabiliyor. “İyiyim” mesela… İnsan bazen bunu karşısındakini rahatlatmak için değil, kendi çöküşünü gizlemek için söylüyor.

İnsan ne zaman öldüğünü anlar biliyor musunuz?

Bir şeyi son kez hissettiğinde…

Ama o an bunun son olduğunu anlayamaz. Çünkü hiçbir vedanın üzerinde “son kez” yazmaz. Son sarılmanın, son heyecanın, son umut kırıntısının içinden geçerken insan hep devam edeceğini sanır. Bir daha görüşeceğini… Bir daha hissedeceğini… Bir daha aynı kalp çarpıntısıyla uyanacağını düşünür.

 

Çünkü insan yarına inanarak yaşar. Ölüm ise tam burada başlar aslında. Yarının artık gelmeyeceğini sessizce kulağına fısıldadığında…

Ben dün öldüm.

Çünkü içimde uzun zamandır direnmeye çalışan son şey de sustu. Günlerdir, belki aylardır içimde küçücük bir ışık kalmıştı. Kırık dökük de olsa hâlâ yanıyordu. Belki biri geri gelir diye… Belki her şey yeniden anlam kazanır diye… Belki içimdeki boşluk bir gün dolar diye…

Ama dün gece o ışık da söndü.

Sessizce.

Ne büyük bir çığlık vardı ne de dramatik bir yıkım. İnsan bazen en büyük kayıplarını mutfakta su içerken yaşar. Bir şarkının ortasında. Camdan dışarı bakarken. Hayat devam ederken…

Ve bir anda anlarsın:
Artık canın yanmıyor.

Eskiden bunun iyi bir şey olduğunu sanırdım. Acının bitmesini isterdim. İnsan yorulunca huzuru hissizlikte arıyor çünkü. Oysa yanılmışım.

Canın yanmıyorsa, bazı şeyler gerçekten bitmiştir.

Çünkü insan acı çekiyorsa hâlâ içinde yaşayan bir taraf vardır. Acı, hayatın içeride hâlâ hareket ettiğinin kanıtıdır biraz da. Yas tutmak bile bir bağlılıktır. Özlemek bile yaşamaktır.

Benim içimdeki o taraf yoruldu artık.

Uzun süre kapının önünde bekleyen biri gibi… Son kez etrafa bakıp sessizce ışığı kapattı ve gitti.

Şimdi etrafımdaki insanlara bakıyorum.

Hepsi yaşıyor gibi görünüyor.

Kahkahalar atıyorlar, planlar yapıyorlar, bir yerlere yetişiyorlar, birilerine âşık oluyorlar. Ama bazılarının gözlerinde tanıdık bir boşluk görüyorum. Sanki onlar da çoktan ölmüş de kimseye söylemiyormuş gibi.

Belki modern insanın en büyük yalnızlığı bu.

Kendi cenazesini içinde taşıması…

Çünkü artık insanlar bedenleriyle değil, gülüşleriyle gömülüyor. Yüzlerinde canlı duran ifadelerin altında, çoktan toprağa verilmiş duygular taşıyorlar. Ve kimse kimsenin yasını fark etmiyor.

Garip olan şu ki…

Belki ölüm dediğim şey gerçekten ölüm değildir.

Belki de insan tamamen ölmez. Sadece eski hâli yavaş yavaş toprağın altına gömülür. İnandığı şeyler çürür önce. Sonra beklentileri. Sonra içindeki o saf taraf… Ve bir gün, eskiden olduğu kişiyi taşıyamayacak kadar değişir.

Sonra başka biri doğar.

Daha sessiz…
Daha soğuk…
Daha dikkatli…
Daha az inanan biri…

Belki büyümek dediğimiz şey de budur zaten:
İçimizdeki bazı insanların ölmesi.

Ama yine de…

Ben dün öldüm.

Ve bunu ilk kez bugün kabul edebildim.

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

YÜZLER

ÖLÜM

ÖNDERLER ve LİDERLER - 2