KİBİR

Etrafımızda dolanan kelimeler vardır. Görünmezdirler ama ağırlıkları vardır. Bazen bir odanın ortasında dururken, kimsenin ağzından çıkmamış bir kelimenin bile zihnin içinde yankılandığını hissedersin. Sanki havada asılı dururlar; söylenmeyi bekleyen, anlam kazanmayı bekleyen, bir yere ait olmayı bekleyen işaretler gibi. İnsan, düşündükçe onları ağırlaştırır. Her anlam yükleyişinde kelime biraz daha katılaşır, biraz daha kesinleşir. Ve belki de tam o noktada, kelime anlam kazandığını sandığı anda, özgürlüğünü kaybeder.

Çünkü kelime, aslında bir kapıdır. Ama biz çoğu zaman onu aşılamaz bir duvar yaparız. Aralayıp içine girme yerine, gücümüz yettiğince tahkim etmeye zorlarız kendimizi.

Bir şeyi tanımladığımızda, onu anladığımızı düşünürüz. Bir ismin varlığı, bize bir hâkimiyet hissi verir. Adını koyduğumuz şeyin artık bizden kaçamayacağını sanırız. “Bu budur,” deriz. “Bu böyledir.” Oysa belki de tanım, anlamanın sonu değil, sadece başlangıcıdır. Ama insan, başlangıçları son sanmaya meyillidir. Tanımladıkça rahatlar. Belirsizlik azalır. Belirsizlik azaldıkça insan rahatlar. Ve korkmadığı bir dünyayı, gerçekliğin kendisi sanır.

Fakat gerçeklik, çoğu zaman tanımların dışında kalır.

Her şeye bir kulp takma çabamız, belki de dünyayı anlamaktan çok, kendimizi dünyaya karşı güvence altına alma çabamızdır. Çünkü tanım, kontrol hissi verir. Tanımladığımız şey artık yabancı değildir. Artık “bilinen”dir. Ve bilinen şeyin  tehdit olmaktan çıktığını sanır. Ama bu güven, çoğu zaman bir yanılsamadır. Çünkü tanım, nesnenin kendisi değildir. Sadece onun etrafına çizilmiş bir sınırdır.

İnsan, her şeye kendi penceresinden bakmaya alışmıştır. Bu pencere, deneyimlerinin, korkularının, öğrendiklerinin ve inandıklarının camından yapılmıştır. O camdan bakınca dünya, insana tanıdık görünür. Ama belki de sorun tam olarak buradadır. Çünkü insan, gördüğü şeyi dünya sanır. Oysa gördüğü şey, yalnızca kendi bakışının algılama sınırıdır.

Bir taşın yerde durduğunu görürüz. Ona “cansız” deriz. Bu kelimeyi söylediğimiz anda, onunla aramıza görünmez bir mesafe koyarız. Artık o, bizimle aynı düzlemde değildir. O, hissizdir. Sessizdir. Tepkisizdir. Ama o taş, milyonlarca yılın hafızasını taşır. Bir zamanlar erimiş bir dünyanın ateşinden doğmuştur. Yağmuru hissetmiştir. Rüzgârın aşındırıcı sabrını tanımıştır. Güneşin altında genleşmiş, gecenin soğuğunda büzülmüştür. Biz ona “cansız” deriz. O ise zamanın içinden geçmeye ve beklide kendi özgünlüğünde, kendi aklıyla orada durmaya devam eder.

Bir ağaca bakarız. Onu sessiz sanırız. Oysa köklerinin altında görünmeyen bir ağ vardır. Ağaçlar birbirine dokunmadan konuşur. Toprağın içinden kimyasal sinyaller gönderir. Tehlikeyi haber verir. Bir böcek yaprağına dokunduğunda, yalnız o yaprak değil, ağacın tamamı bunu bilir. Yakındaki diğer ağaçlar bile öğrenir. Biz buna “iletişim” demeyiz. Çünkü bizim iletişim tanımımıza benzemez. Ama belki de iletişim, bizim sandığımızdan çok daha eski bir dildir. Belki her Yaprak döküş bir yas, her çiçeklenme bir coşkudur o dünyada. Ya da sadece ‘Olmaktır’…

Bir kuşa bakarız. Onun konuşmadığını söyleriz. Çünkü bizim kelimelerimizi kullanmaz. Ama o, bakışıyla, duruşuyla anlatır. Sessizliğiyle.. kendi türünün ve belki başka türlerin ölümünü hisseder. Başka coğrafyalarda olsalar bile… bir kuş vurulur ama bütün canlılık o kuşun eksildiğini hisseder..

Bir suyun akışını izleriz. Ona sadece “akıyor” deriz. Oysa su, temas ettiği her yüzeyi değiştirir. Taşı aşındırır. Toprağı taşır. Yolu olmayan yerde yol açar. Sabırla. Gürültüsüzce. Ve bazen, insan suyun başında durduğunda, içinde açıklayamadığı bir duygu hisseder. Sanki su yalnız akmıyordur. Sanki anlatıyordur. Ona dokunduğunuzda  koca bir okyanusa dokunduğunuzu anlamazsınız bile.. çünkü bir ucu hep o okyanusun kıyısındadır aslında.

Belki de sorun, dünyanın sessiz olması değildir.

Belki de sorun, insanın yalnızca kendi dilini duymasıdır.

İnsan, kendini merkeze koyarak tanımlar. Çünkü başka türlü nasıl tanımlayacağını bilmez. Kendi bilincini kantar kabul eder. Kendi hissini ölçüt yapar. Kendi algısını gerçekliğin sınırı sanır. Ama gerçeklik, insan bilincinin dışında da devam eden bir şeydir aslında. İnsan onu tanımlasa da tanımlamasa da. Adını koysa da koymasa da.

Belki de evrenin büyük kısmı, insanın hiç bilmediği bir dilde varlığını sürdürüyordur. Bir sesinin olduğunu zaten biliyoruz peki ya hissedişi varsa… bir algılayışı ve tabiki bizim tanımlamamızla bir Aklı… ya daha büyük bir gerçeğin sadece küçük bir parçası ise…  evrenlerden oluşan Ana bir Evren varsa.. Beynimizdeki nüronlar gibi birbirine bağlıysalar.. ya  kendi içinde çoğalan ve yayılan bir evren varsa…

Ve belki de insanın en büyük yanılgısı, anlayabildiği kadarını var sanmasıdır.

Kelimeler bize dünyayı vermez. Sadece dünyaya dair bir iz gösterir. Bir yön gösterir. Ama yolun kendisi değildir. İnsan bazen kelimelerin işaret ettiği şeyi unutup, işaretin kendisini gerçek sanır.

Bu yüzden belki de yapılması gereken, her şeyi tanımlamak değildir. Bazen sadece bakmak gerekir.

Bir ağaca, onu açıklamaya çalışmadan bakmak. Bir taşa, onu sınıflandırmadan dokunmak. Bir hayvana, onu adlandırmadan karşılık vermek. Bir suyun başında durup, onu anlamaya çalışmadan dinlemek. Çünkü belki de dünya, anlaşılmak için değil, deneyimlenmek için vardır.

Ve belki de insanın en derin bilgeliği, her şeyi bildiğini sandığı anda değil… her şeyin sandığından daha büyük olduğunu fark ettiği anda başlar.

Tanımlamalarla doldurulmuş bir çağda yaşıyoruz. Her şeyin adı var. Her şeyin bir sınırı, bir kategorisi, bir yeri. İnsan kendini, çevresini ve varoluşunu kelimelerle çerçeveliyor; sanki bir şeye isim vermek, onu anlamanın son noktasıymış gibi. Oysa bu tanımlar, çoğu zaman gerçeğin kendisi değil, yalnızca onun etrafına çizilmiş ince ve kırılgan çizgilerdir. İnsan, o çizgilerin içinde güven bulur. Çünkü tanımlamak, belirsizliği küçültür. Belirsizlik küçüldükçe, insan kendini daha büyük hisseder.

Ama belki de bu, evrenin büyüklüğü karşısında kurulmuş en narin yanılsamadır.

Çünkü insan türü, sandığı kadar eski değildir. Ve sandığı kadar kalıcı da değildir.

Bir kayanın yüzeyine bakalım. Üzerinde rüzgârın yüzyıllarca işlediği çizgiler vardır. O kaya, insanın henüz adının bile olmadığı zamanlardan geçmiştir. İnsan ise kendi tarihini birkaç yüz bin yıl geriye kadar izleyebilir ve buna “kadim” der. Oysa evrenin zaman ölçeğinde bu, bir göz kırpması bile değildir.

Biz, üst üste binmiş yaşamların en son katmanında duran geçici bir iziz sadece.

Her sabah uyanıp dünyaya baktığımızda, bütün gördüklerimizin bizim için var olduğunu sanırız. Güneş bizim için doğuyormuş gibi, rüzgâr bizim için esiyormuş gibi, dünya bizim varlığımızı merkeze alıyormuş gibi. Oysa gerçeklik, insanın varlığından bağımsızdır. Dünya, biz olmadan önce de dönüyordu. Ve biz olmadan sonra da dönmeye devam edecek.

İnsan türü, evrimin ne ilk halkasıdır ne de son halkası. Hatta bazıları bu türü bir hastalık olarak tanımladı. Evrim zincirinden çoğalmış bir tür mantar yaşam formu. Bir bakteri gibi durmadan çoğalmaya meyilli bir tür… Haklı olduklarını söylemiyorum. Ama haksız olduklarını kanıtlayacak bir yaşam biçimine sahip olduğumuzu da sanmıyorum.

Bizden önce sayısız tür geldi. Bazıları milyonlarca yıl hüküm sürdü. O zamanın en güçlü, en uyumlu, en “başarılı” varlıklarıydılar. Ve sonra yok oldular. Sessizce. Geriye yalnızca taşlaşmış izleri kaldı. Bir zamanlar dünyaya hükmeden bedenlerin şimdi taşın içinde sıkışmış gölgeleri var sadece.

Onlar da belki kendi varlıklarını kalıcı sanmışlardı.

Şimdi biz buradayız. Ama bu “burada oluş”, bir son değildir. Bir geçiştir sadece.

İnsan türü de değişecek. Belki yavaşça. Belki fark edilmeden. Belki bedenlerimiz başka biçimlere evrilecek. Belki zihinlerimiz başka bir algıya dönüşecek. Belki de bir gün, bir kırılma anında, insan türü sessizce ortadan kalkacak. Ne bir vedayla, ne bir törenle. Sadece zamanın içinde çözülerek.

Evren için bu bir kayıp olmayacak. Aslında hiç kimse için bir kayıp olmayacak. Çünkü evren, kaybı tanımaz. Yalnızca dönüşümü tanır.

Bu yüzden insanın kendine ve kendinden olana yüklediği büyük anlam, aslında varoluşun kendisinden değil, insanın kendi bilincinden doğar.

İnsan, kendini merkez almak zorundadır. Çünkü kendi varlığını yalnızca içeriden deneyimler. Kendine dışarıdan bakamaz. Bu yüzden kendi hikâyesini evrenin merkezine yerleştirir. Bu bir kibir değildir sadece. Aynı zamanda bir yalnızlıktır. Kibirlikle sarmalanmış derin bir yanlızlık…

Çünkü insan, var olduğunu bilen tek varlıktır.

Ve var olduğunu bilmek, aynı zamanda yok olacağını bilmektir.

Belki de insanın kendine yüklediği anlam, kalıcı olduğuna inandığı için değil, geçici olduğunu sezdiği içindir. Bana sorarsanız insan hayatını anlamlı kılan tek şey ‘ölebiliyor’ olmasıdır. Ölüm olduğu için hayata gereğinden fazla anlamlar yükleme yarışına giriyoruz.. ve bu konuda da çok mahir sayılırız.

Bir kum tanesini düşün. Sahilde, milyarlarca kum tanesinin arasında duran tek bir taneyi. O tanenin varlığı, sahilin bütününü değiştirmez. Ama o tanenin kendi varlığı, kendi içinde tamdır. Kendi ağırlığı, kendi biçimi, kendi sessizliği vardır.

İnsan da böyledir.

Evrenin bütünü içinde neredeyse yok hükmünde bir ağırlığa sahiptir. Ama kendi bilinci içinde, bir evren büyüklüğünde bir varoluş taşır. Bu kendini ispatı körükleyen kibirin ta kendisidir.

İşte bu çelişki, insan olmanın özüdür. Hem önemsiz olmak, hem de her şey gibi hissetmek. Hem geçici olmak, hem de sonsuzluğu düşünebilmek.

Belki de mesele, insanın gerçekten ne kadar önemli olduğu değildir. Belki de mesele, insanın varlığının ne kadar kırılgan olduğunun farkında olarak yaşayabilmesidir.

Bir gün, insan türü de ortadan kalkabilir. Bizim adımızı taşıyan hiçbir ses kalmayabilir. Şehirler çözülebilir. Diller unutulabilir. Hafıza silinebilir.

Ama şu an, biz buradayız.

Nefes alıyoruz. Düşünüyoruz. Hissediyoruz.

Evren, milyarlarca yıl süren sessizliğin ardından, bir anlığına bizim gözlerimizden kendine bakıyor.

Belki de insanın kendine yüklediği anlamın tek gerçek sebebi budur:

Evrenin, kendi varlığını fark edebildiği nadir anlardan biri olmak.

Ve belki de bu yüzden, bütün geçiciliğine rağmen, insanın varlığı anlamsız değil—

yalnızca geçicidir.

Yaşanmış hayatların içinden geçerek kendini tanımlamaya çalışan insanın, ilk günden bugüne kadar gerçekten tamamlanmış bir tanıma ulaştığını sanmıyorum. Bir buçuk milyon yılı aşan o uzun yürüyüş—ilk Neandertal’in taşın soğuğunu avucunda hissettiği o ilk andan, çağdaş insanın telefon ekranlarına yansıyan yüzüne baktığı bu ana kadar uzanan o kesintisiz serüven—sonunda birkaç kelimeye indirgenmek zorunda kalıyor:

Aklımız var.

Ve düşündüğümüzü biliyoruz. Sanki büyük bir marifetmiş gibi…

Belki de bütün hikâye bundan ibaret.

Bir zamanlar mağaranın ağzında duran o ilk insanı düşün. Henüz dili tanımıyor, kelimeler henüz doğmamış, isimler henüz yok. Ama gözleri var. Ve o gözler, yalnızca dış dünyayı görmüyor—kendi varlığını da fark ediyor. İşte o an, evrimsel tarihin en sessiz ama en büyük kırılması gerçekleşiyor. Çünkü doğada ilk kez bir varlık, yalnızca yaşamıyor; yaşadığını biliyor.

Belki de insanın bütün serüveni, o ilk fark edişin yankısından ibaret.

İnsan, kendini var edebilmek için tanımlamaya ihtiyaç duyan tek türdür. Bir kurt, kurt olduğunu bilmez. Bir ağaç, ağaç olduğunu sorgulamaz. Bir nehir, akarken kendini tarif etmez. Ama insan, var olmakla yetinmez. Var olduğunu anlamak ister. Ve anlamak için tanımlar.

Kalemin ve defterin henüz olmadığı zamanlarda bile, insan kendi yüzünü taşa yontmaya başladı. Sert kayanın yüzeyine kendi hatlarını kazıdı. Taşın soğuk sessizliğine kendi biçimlerini bıraktı. Bu, yalnızca bir var olma değildi. Bu, bir ilan idi:

“Ben buradaydım.”

Bu cümle, belki de insan türünün ilk gerçek tanımıydı.

Sonra mitolojiler doğdu.

İnsan, kendini anlatmak için gökyüzünü ödünç aldı. Kendine aslan bedenleri verdi—çünkü güçlü olmak istedi. Kartal kanatları verdi—çünkü özgür olmak istedi. Ölümsüz tanrılar yarattı—çünkü ölmek istemedi.

Zeus, yalnızca göğün efendisi değildi. İnsan korkularının ve arzularının gökyüzüne yansımış biçimiydi. Athena, yalnızca savaşın bilgeliği değildi. İnsanın kendi aklına duyduğu hayranlıktı. Gılgamış, yalnızca bir kahraman değildi. Ölümü kabullenemeyen insanın ölümsüzlük arzusuydu. Prometheus, yalnızca ateşi çalan bir titan değildi. İnsanın kendi kaderini kendi elleriyle değiştirme isteğiydi.

İnsan, tanrıları yaratırken aslında kendini yaratıyordu.

Sonra daha ileri gitti.

Çamurdan insan yaratan tanrılar anlattı. Ama o tanrıları da yine insan yarattı. Ve sonunda insan, kendi yarattığına tapmaya başladı. Bu, bir çelişki değil; bir zorunluluktu. Çünkü insan, kendini dışarıdan görmek zorundaydı. Kendi varlığını doğrulamak için kendi dışında bir tanıma ihtiyaç duyuyordu.

Bütün bu mitler, bütün bu hikâyeler, bütün bu tanımlar… aslında tek bir şeyi anlatıyordu:

İNSAN’I ve onun sarsılmaz kibrini..

Daha fazlasını değil.

Evreni değil. Gerçeği değil. Sonsuzluğu değil.

Yalnızca insanı.

Bana sorarsanız, bu doğanın EGO’su insandır.

Toprağın, suyun, rüzgârın ve taşın kendi varlığıyla yetindiği bir evrende, yalnızca insan kendini sürekli tanımlama ihtiyacı duyan bir varlıktır. Doğa var olur; insan ise var olduğunu kanıtlamaya çalışır. Bu fark, küçük gibi görünür. Ama bütün trajedi bu farkın içinde saklıdır.

İnsan, kendini her zaman en üst sıraya yerleştiren bir türdür. Kendini en süslü kavramlarla anlatır: bilinç, akıl, uygarlık, ilerleme… Bu kelimeler, insanın kendine ördüğü görünmez bir taç gibidir. Ama o tacın altında çoğu zaman kırılgan bir korku vardır. Çünkü insan, kendini yüceltmeden kendine katlanamaz. Kendini büyütmeden kendi geçiciliğini taşıyamaz.

Övündüğümüz aklımız… belki de egomuzun en sofistike biçimidir.

İnsan düşündüğü için değil, düşündüğünü bildiği için kendini üstün sanır. Ürettiği her şey, bu üstünlük hissinin bir uzantısıdır. Her bina, her makine, her teknoloji parçası… yalnızca işlevsel nesneler değildir. Aynı zamanda birer ilan gibidir:

“Ben buradayım.”

“Ben güçlüyüm.”

“Ben doğadan ayrı ve ondan üstünüm.”

Ama belki de insanın en büyük yanılgısı burada başlar. Çünkü insan, ürettikçe doğadan uzaklaşır. Yarattıkça kendine yaklaşmaz; kendinden uzaklaşır.

Beton duvarlar yükseldikçe, gökyüzü daralır. Cam yüzeyler çoğaldıkça, insan toprağa daha az dokunur. Şehir büyüdükçe, insan küçülür. Gürültü arttıkça, iç ses kaybolur.

Ve insan, buna “ilerleme” der.

Oysa bir yunusu düşün. Okyanusun derinliklerinde, hiçbir makineye ihtiyaç duymadan yolunu bulur. Hiçbir teknoloji üretmeden iletişim kurar. Hiçbir kitap yazmadan öğrenir. O, denizle savaşmaz. Denizle uyumludur.

Bir karıncayı düşün. Kendi bedeninin ağırlığının kat kat fazlasını taşır. Hiçbir mühendislik eğitimi almadan kusursuz yapılar kurar. Ama o yapıları doğaya rağmen değil, doğayla birlikte kurar.

Bir çiçeği düşün. Kökleri karanlığın içinde, yüzü ışığa dönüktür. Sessizdir. Ama varlığı eksiksizdir. Kendini kanıtlamaya çalışmaz. Kendini tanımlamaz. Sadece var olur.

İnsan ise var olmakla yetinmez. Üstün olmak ister. Kıyas, diktiğimiz görkemli binalar değildir aslında. Ne çelikten kuleler, ne göğe uzanan yapılar, ne de gökyüzünü yaran makineler…

İnsan, bir çiçeğin sadeliğine yaklaşamaz. Bir karıncanın uyumuna ulaşamaz. Bir yunusun doğallığını taklit bile edemez.

Çünkü insan, doğanın bir parçası olmaktan çok, doğanın yöneticisi olmak ister. Ama doğa, yöneticilere ihtiyaç duymaz.

Belki de bir gün, başka bir gezegenden gelen bir varlık, bu gezegene bakacak. Sessizce. Yargılamadan. Sadece gözlemleyerek.

Ve insanı görecek.

Beton duvarların içinde yaşayan bir tür. Kendi yarattığı kutuların içinde nefes alan bir tür.

Gökyüzünü görmek için başını kaldırması gereken bir tür. Kendi gezegeninin toprağına yabancılaşmış bir tür.

Onlar, insanın müzik dediği şeyi duyacaklar. Titreşen tellerin çıkardığı seslere verilen abartılı anlamları. Gürültüyü sanat sanan bir türü. Gürültünün içinde kendini arayan bir türü.

Onlar, insanın uçtuğunu görecek. Metal yığınlarının içinde, gökyüzüne yükselen bir canlıyı. Ve belki şaşıracaklar.

Çünkü uçmak, insan için bir zaferdir. Ama bir kuş için, yalnızca bir varoluş biçimidir.

Onlar, insanın uzaya çıktığını görecek. Ama yanında oksijen taşımak zorunda olan bir varlığı.

Evrenin sonsuz boşluğunda, yalnızca kendi yarattığı küçük balonun içinde hayatta kalabilen bir türü. Ve belki o an anlayacaklar: İnsan, güçlü değildir. İnsan, yalnızca kırılganlığını gizlemekte ustadır.

Belki onlar, birbirleriyle konuşmak için ses kullanmıyordur. Belki düşünceyle iletişim kuruyorlardır. Belki mesafe onlar için bir engel değildir. Belki zaman onlar için bizim anladığımız gibi akmıyordur.

Ve insanı gördüklerinde, kendine bu kadar hayran olan bir tür karşısında şaşıracaklardır.

Kendi gezegenini tüketen bir tür. Kendi yaşam kaynağını yok eden bir tür. Ve buna rağmen kendini “zeki” ilan eden bir tür.

Belki gülecekler.

Belki üzülecekler. Belki de öfke duyacaklar…

Ama büyük ihtimalle anlayamayacaklar. Çünkü insanın en büyük trajedisi, evrenle ilişki kuramaması değildir.

İnsanın en büyük trajedisi, kendisiyle bile ilişki kuramamasıdır.

İnsan, yıldızlara ulaşabilir. Ama kendi içindeki boşluğa ulaşamaz. Gezegenleri keşfedebilir. Ama kendi doğasını keşfedemez.

Evreni ölçebilir. Ama kendi sınırlarını kabul edemez. Ve belki de bu yüzden, insan doğanın en zeki varlığı değildir.

İnsan, doğanın EGO’sudur.

Kendine bakan, kendine hayran kalan, kendini tanımlayan, kendini büyüten… ama kendini asla tam olarak anlayamayan bir bilinçtir.

Belki de insanın en büyük yalnızlığı burada başlar. Çünkü insan, evreni anlamaya çalıştığını sanırken, aslında hep kendini anlamaya çalışır. Gökyüzüne baktığında yıldızları değil, kendi sonsuzluk arzusunu görür. Tanrıları düşündüğünde evreni değil, kendi korkularını tanımlar. Ölümü sorguladığında yokluğu değil, kendi sonunu anlamaya çalışır.

İnsan, evreni değil—evrenin içindeki kendi yerini anlamaya çalışır.

Ve belki de bütün bu çabanın sonunda ulaşılan tek gerçek şudur:

İnsan, kendini tanımlamaya çalışan bir varlıktır. Ama hiçbir zaman tamamlanmış bir tanıma ulaşamaz.

Çünkü tanım, sınır demektir. Ve insan, kendi sınırını kabul etmek istemez. Kendini sürekli yeniden tanımlar. Yeni isimler verir. Yeni anlamlar yükler. Yeni hikâyeler anlatır. Ama özünde değişen pek bir şey yoktur.

Mağaranın duvarına kendi siluetini çizen o ilk insan ile bugün aynada kendi yüzüne bakan insan arasında, görünenden daha az fark vardır.

İkisi de aynı soruyu taşır:

“Ben neyim?”

Ve belki de insanı insan yapan şey, bu soruya asla kesin bir cevap verememesidir.

Çünkü insan, tamamlanmış bir tanım değil—devam eden bir sorudur.

Bir tür değil yalnızca. Bir arayıştır.

Ve belki de bütün o milyon yıllık serüvenin özeti, sandığımızdan çok daha basittir:

İnsan, yalnızca düşünen bir varlık değildir. İnsan, düşündüğünü fark eden tek varlıktır.

Ve belki de insanın en büyük yanılgısı, kendini evrenden ayrı bir varlık sanmasıdır. Oysa insan, yıldızların küllerinden doğmuş geçici bir bilinçten başka bir şey değildir. Bir süreliğine kendine bakan, kendini düşünen, kendine anlam yükleyen bir fark ediş… Sonra yeniden sessizliğe karışacak bir titreşim. Biz, evrenin merkezinde değiliz; biz, evrenin kısa bir an için kendini fark ettiği yeriz. Ve belki de insanın gerçek büyüklüğü, ne yarattığı yapılarda, ne ürettiği makinelerde, ne de kurduğu tanımlarda saklıdır. Gerçek büyüklük, kendi geçiciliğini anlayabildiği o nadir anda ortaya çıkar. Kendini evrenin sahibi değil, onun içinden geçen bir an olarak görebildiği anda. Çünkü insan, kalıcı olan bir cevap değildir.

İnsan, evrenin kendine sorduğu en uzun ve anlamsız sorudur.

 

 S.İlvan

 

Yorumlar

  1. Her şeyin tanımlandığı bir çağda, belki de yapılması gereken tek şey, bazen sadece bakmayı bilmektir.
    Belki de tüm geçiciliğine rağmen…

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ÖLÜM

YÜZLER

YANLIZLIK ÜZERİNE