KİBİR
Etrafımızda dolanan kelimeler vardır. Görünmezdirler ama ağırlıkları vardır. Bazen bir odanın ortasında dururken, kimsenin ağzından çıkmamış bir kelimenin bile zihnin içinde yankılandığını hissedersin. Sanki havada asılı dururlar; söylenmeyi bekleyen, anlam kazanmayı bekleyen, bir yere ait olmayı bekleyen işaretler gibi. İnsan, düşündükçe onları ağırlaştırır. Her anlam yükleyişinde kelime biraz daha katılaşır, biraz daha kesinleşir. Ve belki de tam o noktada, kelime anlam kazandığını sandığı anda, özgürlüğünü kaybeder.
Çünkü kelime, aslında bir kapıdır.
Ama biz çoğu zaman onu aşılamaz bir duvar yaparız. Aralayıp içine girme yerine,
gücümüz yettiğince tahkim etmeye zorlarız kendimizi.
Bir şeyi tanımladığımızda, onu
anladığımızı düşünürüz. Bir ismin varlığı, bize bir hâkimiyet hissi verir.
Adını koyduğumuz şeyin artık bizden kaçamayacağını sanırız. “Bu budur,”
deriz. “Bu böyledir.” Oysa belki de tanım, anlamanın sonu değil,
sadece başlangıcıdır. Ama insan, başlangıçları son sanmaya meyillidir.
Tanımladıkça rahatlar. Belirsizlik azalır. Belirsizlik
azaldıkça insan rahatlar. Ve korkmadığı bir dünyayı, gerçekliğin kendisi sanır.
Fakat gerçeklik, çoğu zaman
tanımların dışında kalır.
Her şeye bir kulp takma çabamız,
belki de dünyayı anlamaktan çok, kendimizi dünyaya karşı güvence altına alma
çabamızdır. Çünkü tanım, kontrol hissi verir. Tanımladığımız şey artık yabancı
değildir. Artık “bilinen”dir. Ve bilinen şeyin tehdit olmaktan çıktığını sanır. Ama bu
güven, çoğu zaman bir yanılsamadır. Çünkü tanım, nesnenin kendisi değildir.
Sadece onun etrafına çizilmiş bir sınırdır.
İnsan, her şeye kendi penceresinden
bakmaya alışmıştır. Bu pencere, deneyimlerinin, korkularının, öğrendiklerinin
ve inandıklarının camından yapılmıştır. O camdan bakınca dünya, insana tanıdık
görünür. Ama belki de sorun tam olarak buradadır. Çünkü insan, gördüğü şeyi
dünya sanır. Oysa gördüğü şey, yalnızca kendi bakışının algılama sınırıdır.
Bir taşın yerde durduğunu görürüz.
Ona “cansız” deriz. Bu kelimeyi söylediğimiz anda, onunla aramıza görünmez bir
mesafe koyarız. Artık o, bizimle aynı düzlemde değildir. O, hissizdir.
Sessizdir. Tepkisizdir. Ama o taş, milyonlarca yılın hafızasını taşır. Bir
zamanlar erimiş bir dünyanın ateşinden doğmuştur. Yağmuru hissetmiştir.
Rüzgârın aşındırıcı sabrını tanımıştır. Güneşin altında genleşmiş, gecenin
soğuğunda büzülmüştür. Biz ona “cansız” deriz. O ise zamanın içinden geçmeye ve
beklide kendi özgünlüğünde, kendi aklıyla orada durmaya devam eder.
Bir ağaca bakarız. Onu sessiz
sanırız. Oysa köklerinin altında görünmeyen bir ağ vardır. Ağaçlar birbirine
dokunmadan konuşur. Toprağın içinden kimyasal sinyaller gönderir. Tehlikeyi
haber verir. Bir böcek yaprağına dokunduğunda, yalnız o yaprak değil, ağacın
tamamı bunu bilir. Yakındaki diğer ağaçlar bile öğrenir. Biz buna “iletişim”
demeyiz. Çünkü bizim iletişim tanımımıza benzemez. Ama belki de iletişim, bizim
sandığımızdan çok daha eski bir dildir. Belki her Yaprak döküş bir yas, her
çiçeklenme bir coşkudur o dünyada. Ya da sadece ‘Olmaktır’…
Bir kuşa bakarız. Onun konuşmadığını
söyleriz. Çünkü bizim kelimelerimizi kullanmaz. Ama o, bakışıyla, duruşuyla
anlatır. Sessizliğiyle.. kendi türünün ve belki başka türlerin ölümünü
hisseder. Başka coğrafyalarda olsalar bile… bir kuş vurulur ama bütün canlılık
o kuşun eksildiğini hisseder..
Bir suyun akışını izleriz. Ona sadece
“akıyor” deriz. Oysa su, temas ettiği her yüzeyi değiştirir. Taşı aşındırır.
Toprağı taşır. Yolu olmayan yerde yol açar. Sabırla. Gürültüsüzce. Ve bazen,
insan suyun başında durduğunda, içinde açıklayamadığı bir duygu hisseder. Sanki
su yalnız akmıyordur. Sanki anlatıyordur. Ona dokunduğunuzda koca bir okyanusa dokunduğunuzu anlamazsınız
bile.. çünkü bir ucu hep o okyanusun kıyısındadır aslında.
Belki de sorun, dünyanın sessiz
olması değildir.
Belki de sorun, insanın yalnızca
kendi dilini duymasıdır.
İnsan, kendini merkeze koyarak
tanımlar. Çünkü başka türlü nasıl tanımlayacağını bilmez. Kendi bilincini
kantar kabul eder. Kendi hissini ölçüt yapar. Kendi algısını gerçekliğin sınırı
sanır. Ama gerçeklik, insan bilincinin dışında da devam eden bir şeydir
aslında. İnsan onu tanımlasa da tanımlamasa da. Adını koysa da koymasa da.
Belki de evrenin büyük kısmı, insanın
hiç bilmediği bir dilde varlığını sürdürüyordur. Bir sesinin olduğunu zaten
biliyoruz peki ya hissedişi varsa… bir algılayışı ve tabiki bizim
tanımlamamızla bir Aklı… ya daha büyük bir gerçeğin sadece küçük bir parçası
ise… evrenlerden oluşan Ana bir Evren
varsa.. Beynimizdeki nüronlar gibi birbirine bağlıysalar.. ya kendi içinde çoğalan ve yayılan bir evren
varsa…
Ve belki de insanın en büyük
yanılgısı, anlayabildiği kadarını var sanmasıdır.
Kelimeler bize dünyayı vermez. Sadece
dünyaya dair bir iz gösterir. Bir yön gösterir. Ama yolun kendisi değildir.
İnsan bazen kelimelerin işaret ettiği şeyi unutup, işaretin kendisini gerçek
sanır.
Bu yüzden belki de yapılması gereken,
her şeyi tanımlamak değildir. Bazen sadece bakmak gerekir.
Bir ağaca, onu açıklamaya çalışmadan
bakmak. Bir taşa, onu sınıflandırmadan dokunmak. Bir hayvana, onu adlandırmadan
karşılık vermek. Bir suyun başında durup, onu anlamaya çalışmadan dinlemek.
Çünkü belki de dünya, anlaşılmak için değil, deneyimlenmek için vardır.
Ve belki de insanın en derin
bilgeliği, her şeyi bildiğini sandığı anda değil… her şeyin sandığından daha
büyük olduğunu fark ettiği anda başlar.
Tanımlamalarla
doldurulmuş bir çağda yaşıyoruz. Her şeyin adı var. Her şeyin bir sınırı, bir
kategorisi, bir yeri. İnsan kendini, çevresini ve varoluşunu kelimelerle
çerçeveliyor; sanki bir şeye isim vermek, onu anlamanın son noktasıymış gibi.
Oysa bu tanımlar, çoğu zaman gerçeğin kendisi değil, yalnızca onun etrafına
çizilmiş ince ve kırılgan çizgilerdir. İnsan, o çizgilerin içinde güven bulur.
Çünkü tanımlamak, belirsizliği küçültür. Belirsizlik küçüldükçe, insan kendini
daha büyük hisseder.
Ama belki de bu, evrenin büyüklüğü
karşısında kurulmuş en narin yanılsamadır.
Çünkü insan türü, sandığı kadar eski
değildir. Ve sandığı kadar kalıcı da değildir.
Bir kayanın
yüzeyine bakalım. Üzerinde rüzgârın yüzyıllarca işlediği çizgiler vardır. O
kaya, insanın henüz adının bile olmadığı zamanlardan geçmiştir. İnsan ise kendi
tarihini birkaç yüz bin yıl geriye kadar izleyebilir ve buna “kadim” der. Oysa
evrenin zaman ölçeğinde bu, bir göz kırpması bile değildir.
Biz, üst üste binmiş yaşamların en
son katmanında duran geçici bir iziz sadece.
Her sabah uyanıp dünyaya
baktığımızda, bütün gördüklerimizin bizim için var olduğunu sanırız. Güneş
bizim için doğuyormuş gibi, rüzgâr bizim için esiyormuş gibi, dünya bizim varlığımızı
merkeze alıyormuş gibi. Oysa gerçeklik, insanın varlığından bağımsızdır. Dünya,
biz olmadan önce de dönüyordu. Ve biz olmadan sonra da dönmeye devam edecek.
İnsan türü, evrimin ne ilk halkasıdır
ne de son halkası. Hatta bazıları bu türü bir hastalık olarak tanımladı. Evrim
zincirinden çoğalmış bir tür mantar yaşam formu. Bir bakteri gibi durmadan
çoğalmaya meyilli bir tür… Haklı olduklarını
söylemiyorum. Ama haksız olduklarını kanıtlayacak bir yaşam biçimine sahip
olduğumuzu da sanmıyorum.
Bizden önce sayısız tür geldi.
Bazıları milyonlarca yıl hüküm sürdü. O zamanın en güçlü, en uyumlu, en
“başarılı” varlıklarıydılar. Ve sonra yok oldular. Sessizce. Geriye yalnızca
taşlaşmış izleri kaldı. Bir zamanlar dünyaya hükmeden bedenlerin şimdi taşın
içinde sıkışmış gölgeleri var sadece.
Onlar da belki kendi varlıklarını
kalıcı sanmışlardı.
Şimdi biz buradayız. Ama bu “burada
oluş”, bir son değildir. Bir geçiştir sadece.
İnsan türü de değişecek. Belki
yavaşça. Belki fark edilmeden. Belki bedenlerimiz başka biçimlere evrilecek.
Belki zihinlerimiz başka bir algıya dönüşecek. Belki de bir gün, bir kırılma
anında, insan türü sessizce ortadan kalkacak. Ne bir vedayla, ne bir törenle.
Sadece zamanın içinde çözülerek.
Evren için bu bir kayıp olmayacak.
Aslında hiç kimse için bir kayıp olmayacak. Çünkü evren, kaybı tanımaz.
Yalnızca dönüşümü tanır.
Bu yüzden insanın kendine ve
kendinden olana yüklediği büyük anlam, aslında varoluşun kendisinden değil,
insanın kendi bilincinden doğar.
İnsan, kendini merkez almak zorundadır.
Çünkü kendi varlığını yalnızca içeriden deneyimler. Kendine dışarıdan bakamaz.
Bu yüzden kendi hikâyesini evrenin merkezine yerleştirir. Bu bir kibir değildir
sadece. Aynı zamanda bir yalnızlıktır. Kibirlikle sarmalanmış derin bir
yanlızlık…
Çünkü insan, var olduğunu bilen tek
varlıktır.
Ve var olduğunu
bilmek, aynı zamanda yok olacağını bilmektir.
Belki de insanın kendine yüklediği
anlam, kalıcı olduğuna inandığı için değil, geçici olduğunu sezdiği içindir.
Bana sorarsanız insan hayatını anlamlı kılan tek şey ‘ölebiliyor’ olmasıdır.
Ölüm olduğu için hayata gereğinden fazla anlamlar yükleme yarışına giriyoruz..
ve bu konuda da çok mahir sayılırız.
Bir kum
tanesini düşün. Sahilde, milyarlarca kum tanesinin arasında duran tek bir
taneyi. O tanenin varlığı, sahilin bütününü değiştirmez. Ama o tanenin kendi
varlığı, kendi içinde tamdır. Kendi ağırlığı, kendi biçimi, kendi sessizliği
vardır.
İnsan da böyledir.
Evrenin bütünü içinde neredeyse yok
hükmünde bir ağırlığa sahiptir. Ama kendi bilinci içinde, bir evren
büyüklüğünde bir varoluş taşır. Bu kendini ispatı körükleyen kibirin ta
kendisidir.
İşte bu çelişki, insan olmanın
özüdür. Hem önemsiz olmak, hem de her şey gibi hissetmek. Hem geçici olmak, hem
de sonsuzluğu düşünebilmek.
Belki de mesele, insanın gerçekten ne
kadar önemli olduğu değildir. Belki de mesele, insanın varlığının ne kadar
kırılgan olduğunun farkında olarak yaşayabilmesidir.
Bir gün, insan türü de ortadan
kalkabilir. Bizim adımızı taşıyan hiçbir ses kalmayabilir. Şehirler
çözülebilir. Diller unutulabilir. Hafıza silinebilir.
Ama şu an, biz buradayız.
Nefes alıyoruz. Düşünüyoruz.
Hissediyoruz.
Evren, milyarlarca yıl süren
sessizliğin ardından, bir anlığına bizim gözlerimizden kendine bakıyor.
Belki de insanın kendine yüklediği
anlamın tek gerçek sebebi budur:
Evrenin, kendi varlığını fark
edebildiği nadir anlardan biri olmak.
Ve belki de bu yüzden, bütün
geçiciliğine rağmen, insanın varlığı anlamsız değil—
yalnızca geçicidir.
Yaşanmış hayatların içinden geçerek
kendini tanımlamaya çalışan insanın, ilk günden bugüne kadar gerçekten
tamamlanmış bir tanıma ulaştığını sanmıyorum. Bir buçuk milyon yılı aşan o uzun
yürüyüş—ilk Neandertal’in taşın soğuğunu avucunda hissettiği o ilk andan,
çağdaş insanın telefon ekranlarına yansıyan yüzüne baktığı bu ana kadar uzanan
o kesintisiz serüven—sonunda birkaç kelimeye indirgenmek zorunda kalıyor:
Aklımız var.
Ve düşündüğümüzü biliyoruz. Sanki
büyük bir marifetmiş gibi…
Belki de bütün hikâye bundan ibaret.
Bir zamanlar mağaranın ağzında duran
o ilk insanı düşün. Henüz dili tanımıyor, kelimeler henüz doğmamış, isimler
henüz yok. Ama gözleri var. Ve o gözler, yalnızca dış dünyayı görmüyor—kendi
varlığını da fark ediyor. İşte o an, evrimsel tarihin en sessiz ama en büyük
kırılması gerçekleşiyor. Çünkü doğada ilk kez bir varlık, yalnızca yaşamıyor;
yaşadığını biliyor.
Belki de insanın bütün serüveni, o
ilk fark edişin yankısından ibaret.
İnsan, kendini var edebilmek için
tanımlamaya ihtiyaç duyan tek türdür. Bir kurt, kurt olduğunu bilmez. Bir ağaç,
ağaç olduğunu sorgulamaz. Bir nehir, akarken kendini tarif etmez. Ama insan,
var olmakla yetinmez. Var olduğunu anlamak ister. Ve anlamak için tanımlar.
Kalemin ve
defterin henüz olmadığı zamanlarda bile, insan kendi yüzünü taşa yontmaya
başladı. Sert kayanın yüzeyine kendi hatlarını kazıdı. Taşın soğuk sessizliğine
kendi biçimlerini bıraktı. Bu, yalnızca bir var olma değildi. Bu, bir ilan idi:
“Ben buradaydım.”
Bu cümle, belki de insan türünün ilk
gerçek tanımıydı.
Sonra mitolojiler doğdu.
İnsan, kendini anlatmak için
gökyüzünü ödünç aldı. Kendine aslan bedenleri verdi—çünkü güçlü olmak istedi.
Kartal kanatları verdi—çünkü özgür olmak istedi. Ölümsüz tanrılar yarattı—çünkü
ölmek istemedi.
Zeus, yalnızca göğün efendisi
değildi. İnsan korkularının ve arzularının gökyüzüne yansımış biçimiydi.
Athena, yalnızca savaşın bilgeliği değildi. İnsanın kendi aklına duyduğu
hayranlıktı. Gılgamış, yalnızca bir kahraman değildi. Ölümü kabullenemeyen
insanın ölümsüzlük arzusuydu. Prometheus, yalnızca ateşi çalan bir titan
değildi. İnsanın kendi kaderini kendi elleriyle değiştirme isteğiydi.
İnsan, tanrıları yaratırken aslında
kendini yaratıyordu.
Sonra daha ileri gitti.
Çamurdan insan yaratan tanrılar
anlattı. Ama o tanrıları da yine insan yarattı. Ve sonunda insan, kendi
yarattığına tapmaya başladı. Bu, bir çelişki değil; bir zorunluluktu. Çünkü
insan, kendini dışarıdan görmek zorundaydı. Kendi varlığını doğrulamak için
kendi dışında bir tanıma ihtiyaç duyuyordu.
Bütün bu mitler, bütün bu hikâyeler,
bütün bu tanımlar… aslında tek bir şeyi anlatıyordu:
İNSAN’I ve onun sarsılmaz kibrini..
Daha fazlasını değil.
Evreni değil. Gerçeği değil.
Sonsuzluğu değil.
Yalnızca insanı.
Bana sorarsanız, bu doğanın EGO’su
insandır.
Toprağın, suyun, rüzgârın ve taşın
kendi varlığıyla yetindiği bir evrende, yalnızca insan kendini sürekli
tanımlama ihtiyacı duyan bir varlıktır. Doğa var olur; insan ise var olduğunu
kanıtlamaya çalışır. Bu fark, küçük gibi görünür. Ama bütün trajedi bu farkın
içinde saklıdır.
İnsan, kendini
her zaman en üst sıraya yerleştiren bir türdür. Kendini en süslü kavramlarla
anlatır: bilinç, akıl, uygarlık, ilerleme… Bu kelimeler, insanın kendine ördüğü
görünmez bir taç gibidir. Ama o tacın altında çoğu zaman kırılgan bir korku
vardır. Çünkü insan, kendini yüceltmeden kendine katlanamaz. Kendini büyütmeden
kendi geçiciliğini taşıyamaz.
Övündüğümüz aklımız… belki de
egomuzun en sofistike biçimidir.
İnsan düşündüğü
için değil, düşündüğünü bildiği için kendini üstün sanır. Ürettiği her şey, bu
üstünlük hissinin bir uzantısıdır. Her bina, her makine, her teknoloji parçası…
yalnızca işlevsel nesneler değildir. Aynı zamanda birer ilan gibidir:
“Ben buradayım.”
“Ben güçlüyüm.”
“Ben doğadan ayrı ve ondan üstünüm.”
Ama belki de insanın en büyük
yanılgısı burada başlar. Çünkü insan, ürettikçe doğadan uzaklaşır. Yarattıkça
kendine yaklaşmaz; kendinden uzaklaşır.
Beton duvarlar yükseldikçe, gökyüzü
daralır. Cam yüzeyler çoğaldıkça, insan toprağa daha az dokunur. Şehir
büyüdükçe, insan küçülür. Gürültü arttıkça, iç ses kaybolur.
Ve insan, buna “ilerleme” der.
Oysa bir yunusu düşün. Okyanusun
derinliklerinde, hiçbir makineye ihtiyaç duymadan yolunu bulur. Hiçbir
teknoloji üretmeden iletişim kurar. Hiçbir kitap yazmadan öğrenir. O, denizle
savaşmaz. Denizle uyumludur.
Bir karıncayı düşün. Kendi bedeninin
ağırlığının kat kat fazlasını taşır. Hiçbir mühendislik eğitimi almadan
kusursuz yapılar kurar. Ama o yapıları doğaya rağmen değil, doğayla birlikte
kurar.
Bir çiçeği düşün. Kökleri karanlığın
içinde, yüzü ışığa dönüktür. Sessizdir. Ama varlığı eksiksizdir. Kendini
kanıtlamaya çalışmaz. Kendini tanımlamaz. Sadece var olur.
İnsan ise var
olmakla yetinmez. Üstün olmak ister. Kıyas, diktiğimiz görkemli binalar
değildir aslında. Ne çelikten kuleler, ne göğe uzanan yapılar, ne de gökyüzünü
yaran makineler…
İnsan, bir
çiçeğin sadeliğine yaklaşamaz. Bir karıncanın uyumuna ulaşamaz. Bir yunusun
doğallığını taklit bile edemez.
Çünkü insan, doğanın bir parçası
olmaktan çok, doğanın yöneticisi olmak ister. Ama doğa, yöneticilere ihtiyaç
duymaz.
Belki de bir
gün, başka bir gezegenden gelen bir varlık, bu gezegene bakacak. Sessizce.
Yargılamadan. Sadece gözlemleyerek.
Ve insanı görecek.
Beton duvarların içinde yaşayan bir
tür. Kendi yarattığı kutuların içinde nefes alan bir tür.
Gökyüzünü görmek için başını
kaldırması gereken bir tür. Kendi gezegeninin toprağına yabancılaşmış bir tür.
Onlar, insanın müzik dediği şeyi
duyacaklar. Titreşen tellerin çıkardığı seslere verilen abartılı anlamları.
Gürültüyü sanat sanan bir türü. Gürültünün içinde kendini arayan bir türü.
Onlar, insanın uçtuğunu görecek.
Metal yığınlarının içinde, gökyüzüne yükselen bir canlıyı. Ve belki
şaşıracaklar.
Çünkü uçmak, insan için bir zaferdir.
Ama bir kuş için, yalnızca bir varoluş biçimidir.
Onlar, insanın uzaya çıktığını
görecek. Ama yanında oksijen taşımak zorunda olan bir varlığı.
Evrenin sonsuz boşluğunda, yalnızca
kendi yarattığı küçük balonun içinde hayatta kalabilen bir türü. Ve belki o an
anlayacaklar: İnsan, güçlü değildir. İnsan, yalnızca kırılganlığını gizlemekte
ustadır.
Belki onlar, birbirleriyle konuşmak
için ses kullanmıyordur. Belki düşünceyle iletişim kuruyorlardır. Belki mesafe
onlar için bir engel değildir. Belki zaman onlar için bizim anladığımız gibi
akmıyordur.
Ve insanı gördüklerinde, kendine bu
kadar hayran olan bir tür karşısında şaşıracaklardır.
Kendi
gezegenini tüketen bir tür. Kendi yaşam kaynağını yok eden bir tür. Ve buna
rağmen kendini “zeki” ilan eden bir tür.
Belki gülecekler.
Belki üzülecekler. Belki de öfke
duyacaklar…
Ama büyük ihtimalle anlayamayacaklar.
Çünkü insanın en büyük trajedisi, evrenle ilişki kuramaması değildir.
İnsanın en büyük
trajedisi, kendisiyle bile ilişki kuramamasıdır.
İnsan,
yıldızlara ulaşabilir. Ama kendi içindeki boşluğa ulaşamaz. Gezegenleri
keşfedebilir. Ama kendi doğasını keşfedemez.
Evreni ölçebilir. Ama kendi
sınırlarını kabul edemez. Ve belki de bu yüzden, insan doğanın en zeki varlığı
değildir.
İnsan, doğanın EGO’sudur.
Kendine bakan, kendine hayran kalan,
kendini tanımlayan, kendini büyüten… ama kendini asla tam olarak anlayamayan
bir bilinçtir.
Belki de insanın en büyük yalnızlığı
burada başlar. Çünkü insan, evreni anlamaya çalıştığını sanırken, aslında hep
kendini anlamaya çalışır. Gökyüzüne baktığında yıldızları değil, kendi
sonsuzluk arzusunu görür. Tanrıları düşündüğünde evreni değil, kendi
korkularını tanımlar. Ölümü sorguladığında yokluğu değil, kendi sonunu anlamaya
çalışır.
İnsan, evreni değil—evrenin içindeki
kendi yerini anlamaya çalışır.
Ve belki de bütün bu çabanın sonunda
ulaşılan tek gerçek şudur:
İnsan, kendini tanımlamaya çalışan
bir varlıktır. Ama hiçbir zaman tamamlanmış bir tanıma ulaşamaz.
Çünkü tanım, sınır demektir. Ve
insan, kendi sınırını kabul etmek istemez. Kendini sürekli yeniden tanımlar.
Yeni isimler verir. Yeni anlamlar yükler. Yeni hikâyeler anlatır. Ama özünde
değişen pek bir şey yoktur.
Mağaranın duvarına kendi siluetini
çizen o ilk insan ile bugün aynada kendi yüzüne bakan insan arasında,
görünenden daha az fark vardır.
İkisi de aynı soruyu taşır:
“Ben neyim?”
Ve belki de insanı insan yapan şey,
bu soruya asla kesin bir cevap verememesidir.
Çünkü insan, tamamlanmış bir tanım
değil—devam eden bir sorudur.
Bir tür değil yalnızca. Bir
arayıştır.
Ve belki de bütün o milyon yıllık
serüvenin özeti, sandığımızdan çok daha basittir:
İnsan, yalnızca düşünen bir varlık
değildir. İnsan, düşündüğünü fark eden tek varlıktır.
Ve belki de insanın en büyük
yanılgısı, kendini evrenden ayrı bir varlık sanmasıdır. Oysa insan, yıldızların
küllerinden doğmuş geçici bir bilinçten başka bir şey değildir. Bir süreliğine
kendine bakan, kendini düşünen, kendine anlam yükleyen bir fark ediş… Sonra
yeniden sessizliğe karışacak bir titreşim. Biz, evrenin merkezinde değiliz;
biz, evrenin kısa bir an için kendini fark ettiği yeriz. Ve belki de insanın
gerçek büyüklüğü, ne yarattığı yapılarda, ne ürettiği makinelerde, ne de
kurduğu tanımlarda saklıdır. Gerçek büyüklük, kendi geçiciliğini anlayabildiği
o nadir anda ortaya çıkar. Kendini evrenin sahibi değil, onun içinden geçen bir
an olarak görebildiği anda. Çünkü insan, kalıcı olan bir cevap değildir.
İnsan, evrenin kendine sorduğu en
uzun ve anlamsız sorudur.
Her şeyin tanımlandığı bir çağda, belki de yapılması gereken tek şey, bazen sadece bakmayı bilmektir.
YanıtlaSilBelki de tüm geçiciliğine rağmen…