ÖLÜM
Ölümü nasıl tanımlamalıyız? Tükeniş veya yok oluş
olarak da tanımlanabilir, ya da yeniden doğuş. Bugün dahi gizemini koruyan bu
gerçeklik ile yaşamaya devam ediyoruz.
Aslında bu kavramın kökeninde korku ya da anlamlandıramama
yatmaktadır. Bugün dahi ölümden söz edildiğinde soğuk bir ürpertiyle
irkiliyoruz. Yaşam döngümüzün temelini oluşturan bu kavramı anlama çabalarımız
sonuçsuz kalsa da yaşamaya ve ölmeye devam ediyoruz.
Ölüm denen gerçeği anlayamamamızın temelinde, yaşam
veya hayat denen olguyu yeterince kavrayamamak yatmaktadır. Hayatın varlığı ve
yokluğu, günümüz düşünürlerinin alabildiğine kafa yorduğu, ancak bir türlü
içinden çıkamadıkları bir paradokstur. Yaşam, bilimsel olarak tek hücreli
mitozla bölünme ile açıklansa da özünde daha karmaşık olmalı. İnsan merkezli
akıl ile bunu anlamaya çalışmanın çok sığ kalacağı inancındayım.
Ulaştığımız kuantum bilgisi bize, atom altı dünyada
büyük bir belirsizliğin olduğunu ve aslında bildiğimiz tüm teori ve
varsayımların insansı kapasitemiz ile sınırlı olduğunu gösteriyor. İnsan aklını
merkeze koyan bir yaklaşımdan uzaklaştıkça, aslında gerçekliğe de bir o kadar
yakınlaşmış oluyoruz. Kendimizi doğanın bir parçası olarak ele alıp bu bakış
açısıyla baktığımızda, hiçbir şeyin insansı aklımızın tanımladığı ölçülere tam
olarak uymadığını görürüz.
Ölüm ve Doğa Kavramı
Doğa aklında, ölüm diye tanımladığımız bir olgu
yoktur. Tıpkı "Ormanların Kralı" gibi unvanların olmadığı gibi, bu
tanımlama bize özgü bir tanımlamadır. Oysa aslan, kendi yaşam döngüsünde
yalnızca bir aslandır. İnsan merkezli yaptığımız tanımlamalar, sadece bizim
bilgi ve akıl gücümüzü gösterir.
Doğanın özünde yenilenme vardır. Kendisini sürekli
değiştiren, koşullara göre en uygun adaptasyonu sağlayan ve devamlılık için
yenilenmeyi koşullayan bir bilince sahip. Doğa aklında ölüm kavramı yoktur.
Doğadaki temel dürtü, hayatta kalmaktır.
Ölüm ise biz insan türünün geliştirdiği bir kavramdır.
Maddenin gerçekliğinde ise ölüm yoktur; değişim vardır, ancak yok oluş asla
olmamıştır.
Cinsiyet ve Ölümsüzlük Arayışı
Ölüm düşüncesi ilk başlarda yeniden doğuş olarak
algılanmıştır; bir meyvenin kuruyup dalından düştükten sonra tohumlarından
yeşererek tekrar bir ağaca dönüşmesi gibi. Bu nedenle, ilk başlarda ölen
kişileri yeniden doğması inancıyla toprağa gömeriz; bu çok eski bir gelenektir
ve özünde yeniden dirilmek yatmaktadır.
Ancak esas tanımlama, kadın ve erkek farklılığını
anlamaya başladıktan sonra ortaya çıkmıştır.
Kadın, doğadaki yaşam döngüsü gibi kendini sürekli
yenileyen bir biyolojiye sahiptir. Kadının doğurganlığı, kendi canından yeni
bir yaşam yaratması, aslında onu ölümsüz kılmaktadır. Kürt dilinde "JIN"
(kadın) ve yaşam aynı anlama gelmektedir. Erkek ise Kürt dilinde "MÊR"
olarak tanımlanmıştır; ölüme de "MIRIN" olarak bir anlam
yüklenmiştir. Etimolojik olarak aynı kökene sahip bu iki kavram, erkeğin ölümlü
olarak tanımlanışını işaret etmektedir.
Erkek, doğurgan bir biyolojik yapıya sahip olmadığı ve
kendisinden yeni bir üretim yapamadığı için kendisi ile sınırlı kalmayı getirmiştir.
Bu döngünün gerçekliğine ulaşanlar, erkeği ölümlü bir varlık olarak
tanımlamışlardır. Ölümlülük ile tanımlanan erkeğin bu anlamıyla arayışa girmesi
anlaşılır bir durumdur. Gılgamış'ın ölümsüzlük arayışı aslında bu
gerçeğin kendisidir.
Erkekte sonraları gelişen soyu devam ettirme mantığı
da tam da bu ölümsüzlük arayışına denk düşmektedir. Kadın gibi doğuramayan
erkek, kadının doğurduğu erkek çocuğu üzerinde kendinin bir devamı olarak görüp
kendi ölümsüzlüğüne aradığı bir çözümden başka bir şey değildir.
Kadının doğurduğu erkek çocuğu ile soyunu devam
ettirebileceğini anlamaya başlayan erkek, bu zihniyetini daha da ileri
taşıyarak erkek çocuğunu önceliklendiren ve kutsallaştıran bir düzeye
yükseltmiştir. Bugün dahi erkek çocuklarına karşı gösterilen yoğun ilginin
altında hâlâ bu içgüdü yatmaktadır. Erkek, erkek çocukla soyunun devam
edeceğini öğrendikten sonra eril zihniyet, aslında yeni bir aşamaya da ulaşmış
oluyor. Eğer günümüzde erkek çocuk beklentisi ve arayışı varsa, altında eril
zihniyetin ölümsüzlük arayışını da incelemek gerekmektedir.
Bu arayışın (ölümsüzlük arayışının) asıl nedeni,
kadının ölümsüzlüğüne karşı gelişen bir arayış olarak da tanımlayabiliriz. Çok
sonraları gelişen tanrı fikri ve onun ölümsüzlük kavramı dahi, erkek zihniyeti
tarafından kadın doğasına karşı geliştirilmiş bir kavramlaştırmadır. Tanrıların
erkek karakterli oluşları ve öncesinde yaşam ile özdeşleştirilen kadının
tanrıçalaştırılmasına karşın, erkeğin egemenliğini bu tür tanrı fikri ile
kadının tanrıça kültüne bir alternatif olarak geliştirdiğini görmekteyiz.
Erkek zihniyetinin ölümsüzlük arayışı, kadının
doğurganlığına karşı geliştirilen bir kavramlaştırma olarak, en nihayetinde
toplumsal cinsiyet rollerine dayalı bir tanrısallık fikrini dahi
şekillendirmiştir.
...
S.İLVAN Deneme Alıntı
Yorumlar
Yorum Gönder