KISKANÇLIK
İnsan, önce açlığı tanıdı.
Sonra tok olanı gördü.
İşte kıskançlık, tam o bakış anında doğdu.
Henüz kelimeler yokken, henüz adalet, ahlak ya da günah konuşulmazken…
İnsan, başkasının elindekine baktı. Kendi avıyla ötekinin avı arasındaki farkı
gördü. O fark, bir nesne değildi; arada duran görünmez bir mesafeydi. Ve
insanın içinden adı olmayan bir duygu geçti. Ne öfkeydi bu, ne istek. Daha çok,
içe doğru çöken ince bir sızıydı.
“Sende var. Bende yok.” Yada
‘sen tok, ben değil’
Belki de insanlığın kurduğu ilk cümle buydu.
Çünkü açtı.
Ama yalnız aç olduğu için değil — başkasının tok olduğunu gördüğü için.
O gün insan, yalnız doğayla değil; bir başka insanla da ölçülmeye
başladığını fark etti. Artık rüzgârla, yağmurla, geceyle değil… ona benzeyen
bir bakışla sınanıyordu.
İlkel topluluklarda hayat yalındı ama adil değildi. Çünkü doğa adalet
bilmez; sadece dengeyi tanır. Orada kıskançlık yoktur. Uyumsuzluk da yoktur.
Aslan avlanır, güçlü olan alır; güçsüz olan kaybeder. Kaybetmek bir trajedi
değil, döngünün parçasıdır.
Ama insan için öyle olmadı. İnsan, aç kaldığında değil; başkasının
doyduğunu gördüğünde kendi farkına vardı. Daha doğrusu aynı olmadığını gördü.
Eksiklik, ancak karşılaştırmayla acı verir. Yalnızlıkta eksiklik
yoktur; eksiklik, başkasıyla birlikteyken başlar.
Bu yüzden kıskançlık bireysel değil, toplumsal bir duygudur. Tek başına
yaşayan insan kıskanmaz. Kıskançlık, yan yana durmanın bedelidir. Aynı ateşin
etrafında toplanıp aynı sıcaklığı hissedememenin sancısıdır. Yada yanı
başındakine bakarken kendinden farklı olanı görmesi.. yada eksik olanı…kendinde
olmayanı.
Zamanla eksiklik yalnız yiyecekle kalmadı. Güç, beceri, söz hakkı,
fizik, saygınlık ve bilgi… Hepsi kıskanılabilir hâle geldi. Birinin sesi daha
çok dinleniyor, sözü daha ağır basıyor, adı daha sık anılıyordu. Birileri
doyuyor diğerleri ise daha az…
İnsan o noktada şunu fark etti:
Asıl kıskanılan şey nesne değil, ortaya çıkan durumun ta kendisiydi.
Başkasına verilen değer, insanı kendi değersizliğiyle yüzleştiriyordu.
Ve insan, çoğu zaman bu yüzleşmeye hazır değildir. Bu yüzden kıskançlık,
dışarıya yönelmiş gibi görünse de içten içe büyüyen bir hissediliştir.
Belki de bu yüzden ilk topluluklar bunu sezgisel olarak biliyordu.
Fazla öne çıkan törpülenir, çok parlayan gölgelenirdi. Toplum, kıskançlığın
nasıl bir yangına dönüşebileceğini henüz adını koymadan öğrenmişti. Kendi
içinde işleyen sessiz bir denge mekanizmasıydı bu — doğal bir oto kontrol gibi.
Çünkü fazlalık tehlikelidir. Fazlalık, başkalarının eksikliğini görünür
kılar. Ve görünür olan her eksiklik huzursuzluk yaratır. İnsan, eksikliğini iki
yolla karşılayabilir. Ya kendini çoğaltır, ya başkasının fazlalığını yok etmeye
çalışır. Burada da güç gerekir.
İkinci yol daha kolaydır. Bu yüzden daha sık seçilmiştir. Tarih,
başkasının sahip olduklarını yok ederek rahatlamaya çalışan insanlarla doludur.
Kıskançlık burada bir duygu olmaktan çıkar; bir yönelime, bir tavra dönüşür.
Artık mesele “ben neden böyleyim” değildir.
Mesele “sen neden böylesin” olur.
Ve bu soru, insanlık tarihinin en tehlikeli sorusudur.
Belki de bu yüzden kıskançlık, insanın en eski yarasıdır. Ne tamamen
kötüdür ne de masum. O, insanın kendini başkası üzerinden tanımlamaya başladığı
ilk aynadır.
İnsan o aynaya baktığında iki şey görür: ya kendi eksikliğini ya da
başkasının fazlalığını. Aynı görüntü, iki ayrı yaraya dokunur. Kimi için bu
bakış içe çöken bir sessizliktir; kimi içinse içten içe kabaran bir öfke. Çünkü
o an insan yalnızca karşısındakini görmez — kendisiyle yüz yüze gelir. Ve bu
yüzleşme, çoğu zaman en zor olanıdır.
Eksiklik, insanın içine birden düşmez. Yavaş yavaş sızar. Önce bir
karşılaştırma olarak başlar; sonra bir ölçüye, ardından bir sorguya dönüşür.
“Ben neden böyleyim?” sorusu, yerini usulca “O neden öyle?” sorusuna bırakır.
İşte tam bu geçişte kıskançlık doğar. Çünkü insan, kendini artık kendi
üzerinden değil, başkası üzerinden tanımlamaya başlamıştır.
O aynada görülen şey yalnızca bir fark değildir; bir ihtimaldir.
Başkasında gördüğü, insanın kim olabileceğine dair hayalini tetikler. Ve insan,
o hayalin gerçekleşmemiş olmasıyla acı duyar. Çünkü imkânsız olan değil, mümkün
görünüp ulaşılamayan şey yaralar. Bu yüzden kıskançlık, yalnızca yoksunluğun
değil, ertelenmiş bir benliğin sızısıdır.
Başkasında gördüğü, insanın kim olacağını da belirler. Kimi bu farkla
büyür; kendine döner, eksikliğini tanır, yolunu yeniden kurar. Kimi ise aynı
farkla daralır; suçu dışarıda arar, başkasının varlığını kendi yokluğu gibi
algılar. Aynı bakış, iki ayrı insan yaratır.
Bugün hâlâ kıskanıyoruz. Ama artık avı değil; hayatları. Başkasının
sabahına uyanıyoruz, gülüşüne takılıyoruz, rahatlığına, özgürlüğüne, huzuruna,
aklına ve hatta bedenine bakıyoruz. Sosyal hayat, bu aynaları çoğalttı. Artık
insan yalnız komşusuyla değil, dünyanın tamamıyla kıyaslanıyor. Ve her kıyas,
yeni bir eksiklik hissi doğuruyor.
Yaralandığımız yer hâlâ aynı:
“Sende var. Bende yok.”
Bu cümle artık yalnız bir tespit değil; bir iç konuşmadır. Sessizdir
ama ağırdır. İnsan onu kimseye söylemez, ama kendine tekrar tekrar fısıldar. Ve
her fısıltı, benliğin biraz daha içine çekilmesine neden olur.
Oysa çoğu zaman kıskanılan şey, gerçekten başkasında olan değil;
insanın kendinde eksildiğini sandığıdır. Çünkü başkasının mutluluğu, insanın
kendi mutsuzluğunu görünür kılar. Birinin huzuru, diğerinin içindeki karmaşayı
aydınlatır. Ve aydınlanan her boşluk daha çok acıtır.
Bu yüzden bazı mutluluklar fazla gelir insana. Bazı gülüşler, bazı
başarılar, bazı aşklar… “Bu kadar da olmaz,” denir. Ama asıl söylenmeyen şudur:
“Bu bana dokunuyor.”
Kıskançlık tam da burada bir duygu olmaktan çıkar; bir aynaya dönüşür.
İnsana başkasını değil, kendini gösterir. Ne olamadığını, neye cesaret
edemediğini, hangi duygudan kaçtığını… İnsan bu aynaya bakmayı başarabilirse,
kıskançlık onu yakmaz. Onu büyütür. Ama yüzünü çevirirse, o ayna bir silaha
dönüşür.
Çünkü kıskançlık, insanın en karanlık duygusu değildir. En dürüst
olanıdır.
O, kaybın değil, yokluğun dilidir.
Bize neyi yitirdiğimizi değil; neyi yaşayamadığımızı fısıldar. Ve insan, bu
fısıltıyı nasıl duyarsa, hayatını da öyle kurar.
Belki de insanlığın meselesi, bu cümleyi değiştirebilmektedir.
Bende yok” demek yerine, “olabilir” diyebilmekte. Yada ‘ben Buyum’
cesaretini sergilemekte.
Çünkü kıskançlık, sadece eksikliğin
değil; umutsuzluğun da gölgesidir. Ve umut varsa, kıskançlık insanı
yakmaz — sadece kendini tanıtır.
Kıskançlığı ilk ne zaman tanıdığımı hatırlamıyorum. Ama onu bir duygu
olarak değil, bir bakış olarak öğrendiğimi biliyorum. Birinin elindekine değil;
rahatlığına, özgüvenine, hayatla kurduğu o mesafesiz ilişkiye bakarken içimde
beliren o tanıdık sızıyla…
O an anlıyorsun:
Eksik olan şey gördüğün, dokunduğun değildir. Eksik olan, senin bir
türlü sahip olamadıklarındır.
İnsan bazen başkasının fazlalığına değil, kendinde azalana bakar.
Ben kıskançlığı, yoksunlukla büyüyen insanların gözlerinde gördüm. Bir
çocuğun, başka bir çocuğun elindeki oyuncağa bakışında… Oyuncağa uzanmayan ama
bakışını geri çekemeyen o duraksamada. Çünkü o çocuk oyuncağı değil;
oynayabilme ihtimalini kıskanıyordu. Belki ilk insanlar da öyleydi. Ateşin
etrafında toplanmışlardı; aynı karanlığa bakıyorlardı ama aynı sıcaklığı
hissetmiyorlardı. Kimi alevlere yakındı, kimi biraz geride. İnsan soğukta
üşürken değil; başkasının ısındığını gördüğünde içten içe o sinsi farkı
seziyordu.
Kıskançlık, işte o farkın adıdır.
Yıllar içinde şunu gördüm: İnsan en çok, kendisinde hiç olmayanı değil;
olabileceğini sandığı ama olamadığı şeyi kıskanıyor. Çünkü imkânsız acıtmaz.
Ama ihtimal… ihtimal hep acıtır.
Bu yüzden kıskançlık, umudun yaralı hâlidir.
Bir insanın başkasının hayatına bakıp “bu bana da yakışırdı” dediği
yerde başlar. Ya da o sessiz cümlede:
“o nerede, ben neredeyim…”
Tanıklık ettiğim birçok yerde kıskançlık sessizdi. Bağırmazdı, kendini
ele vermezdi. Ama davranışlara sinerdi. Küçümsemede, alayda, görmezden gelmede…
Birinin mutluluğu, başka birinin içini karartabiliyordu. Çünkü mutluluk herkese
eşit dağılmıyordu. Ve eşitsiz dağılan her şey, zamanla suç sayılıyordu.
İnsan bazen ulaşamadığı şeye “gereksiz” der. Erişemediği hayata
“sahte”. Ya da onu yok sayarak rahatlamaya çalışır. En kolayı ise kendi haline
şükretme.. Bu kıskançlığın kendini temize çıkarma biçimidir.
Kimi zaman şunu da gördüm: İnsan başkasının mutluluğuna değil, kendi
mutsuzluğunun görünür hâle gelmesine tahammül edemez. Çünkü birinin gülüşü,
senin içindeki boşluğu aydınlattığında korkarsın. O ışık bile eksikliğini
hatırlatmaya yeter.
Ve aydınlanan boşluk daha çok acıtır.
Bu yüzden bazı gülüşler fazla gelir. Bazı şarkılar, bazı neşeler, bazı
birliktelikler…
“Bu kadar da mutlu olunmaz,”
denilir.
Oysa sorun mutluluk değildir. Sorun, onun insanda uyandırdığı eksiklik
duygusudur. Çünkü sevgi, insanın yalnızca başkasına yöneldiği bir alan değil;
aynı zamanda kendi iç dünyasıyla yüzleştiği bir yerdir. Başkasının sevgide
ulaştığı bir hâl, çoğu zaman insanın kendinde tamamlayamadığı bir boşluğu
görünür kılar. Bu görünürlük yalnızca yoksunluk değil, kimi zaman derin bir
suçluluk da doğurur.
Sevgi ilişkilerinde kıskançlık bu yüzden daha keskin hissedilir. İnsan
her zaman sevdiğini kıskanmaz; çoğu zaman sevilen olabileni, sevgi verebileni,
duyguda daha serbest olanı kıskanır. Rahatsızlık, karşıdakinin varlığından
değil; onun hissettirdiği duygunun insana kendi sınırlarını hatırlatmasından
doğar. Çünkü o duygu, insanın kendine sunamadığını başkasının sunabildiğini
gösterir.
Bu noktada kıskançlık yön değiştirir. Dışarıya değil, içeriye döner.
Önce karşıdakini sorgulayan bir huzursuzluk olarak belirir; zamanla insanın
kendini yargılamasına dönüşür. “Neden ?”, “Bende eksik olan ne?” soruları
zihinde düğümlenir.
İşte tam da burada kıskançlık, bir başkasına duyulan tepki olmaktan
çıkar; sevgiyle kurulan ilişkinin insanın kendilik algısında açtığı bir yaraya
dönüşür. Eksiklik artık karşı tarafta değil, insanın kendi içinde konumlanır.
Ve suçlanan şey bir başkası değil; insanın kendine yetememe hissidir. Belki de
kendini eksik hissetme yanılgısı..
İnsan, birbirini kıskanma eğilimiyle yaşayan bir varlıktır. Kadınla
erkeğin bu duyguyu farklı biçimlerde yaşaması, onun kökeninin farklı olduğu
anlamına gelmez. Kıskançlık aynı yerden beslenir: İnsanın kendinde eksik
hissettiği bir alanın, başkasında görünür hâle gelmesi.
Çoğaldıkça ve zamanla bu duyguya inançlar, gelenekler ve toplumsal
roller eklenir. Böylece kıskançlık yalnızca bireysel bir his olmaktan çıkar;
davranışa, hatta kimi zaman şiddete dönüşebilen bir yapıya bürünür. Bu noktada
mesele artık duygu değil, o duygunun nasıl tanımlandığıdır.
Bugün birçok kadının hayatına mal olan şiddetin gerekçesi “kıskançlık”
olarak sunulur. Oysa bu, kıskançlığın kendisi değil; onun yanlış yorumlanması
ve güçle birleşmiş hâlidir. Çünkü kıskançlık tek başına öldürmez. Onu yıkıcı
kılan, denetlenmeyen eksiklik duygusudur.
Peki ya kadın? Kadın kıskanmaz mı? Elbette kıskanır. Ancak toplumsal
olarak bu duyguya yüklenen anlam farklıdır. Aynı eksiklik hissi, farklı
biçimlerde yaşanır; kimi zaman içe yönelir, kimi zaman sessizleşir, kimi zaman
bastırılır.
Aslında mesele bir erkeğin sevdiği kadını kıskanmasından çok daha
derindedir. Birinin, sevdiğine yönelen başka
bir bakışa öfke duyması, çoğu zaman o bakıştan değil; o bakışın kendisine
hatırlattığından kaynaklanır. Çünkü o an, sevgi yalnızca sahip olunan bir bağ
olmaktan çıkar; karşılaştırılan bir yetersizlik hâline gelir.
Başkasının ilgi gösterebilmesi, insanın kendi sevgisini sorgulamasına
yol açar. “Ben yeterince seviyor muyum?”, “Bende eksik olan ne?” ve daha da önemlisi bir başkasının sevebilme
ihtimaline duyulan eksiklik sorusu fark edilmeden öfkeye dönüşür. Tepki dışarıya
yönelir ama kökü içeridedir.
Bu yüzden kıskançlık çoğu zaman başkasına duyulan bir tehdit algısı
değil; insanın kendi eksikliğine verdiği savunma tepkisidir. Sevginin değil,
sevememe ihtimalinin yarattığı bir korkudur belki de..
Ben şunu öğrendim: Kıskançlık insanın kötü olduğu anlamına gelmez. Ama
onunla ne yaptığı, kim olduğunu belirler.
İnsan ya kıskançlığını fark edip kendine döner, ya da onu dışarı akıtıp
başkasını yaralar.
Birincisi zordur. İkincisi kolay. Bu yüzden dünya, ikincilerle doludur.
Belki de bu yüzden kıskançlık yalnız bireysel bir mesele değildir.
Toplumsal hâle geldiğinde insanlar artık tek tek değil, birbirlerinin
hayatlarını kıskanır.
O zaman mesele oyuncak, ekmek, güç olmaktan çıkar. Mesele yaşamın
kendisi olur.
Ve işte tam orada, insanlık sınav verir.
Ben buna tanığım.
İnsanların gözlerinde, kelimelere dökülmeyen o sessiz gerilimi
defalarca gördüm. Bir bakışın fazla uzun kalışında, bir gülüşün hemen ardından
gelen o ani susuşta… Kıskançlık çoğu zaman bağırmaz; kendini ele vermez. Ama
insanın içine çöken bir ağırlık gibi oradadır. Görünmezdir, fakat her şeyi
yerinden oynatır.
Belki de bu yüzden hâlâ şuna inanıyorum:
Kıskançlık insanın en karanlık duygusu değildir — en dürüst olanıdır.
Çünkü o, insanın kendine söyleyemediğini dile getirir. Maskeleri düşürür,
savunmaları bozar, bahaneleri susturur. İnsanın “ben iyiyim” dediği yerde,
içten içe çatlayan yeri gösterir. Kimseye anlatılamayan o eksikliği, en çıplak
hâliyle yüzeye çıkarır.
Kıskançlık, kaybın dili değildir…
O, hiç yaşanamamış olanın sızısıdır.
İnsan, gerçekten sahip olduğu bir şeyi yitirdiğinde yas tutar; ağlar,
kabullenir, zamanla iyileşir. Ama kıskançlık yas tutmaz. Çünkü ortada
kaybedilmiş bir şey yoktur. O, hiç yaşanamamış olanın sızısıdır. Hiç
dokunulamamış bir ihtimalin acısıdır.
Bu yüzden kıskançlık, geçmişten değil, gelecekten gelir.
“Olabilirdi,” der.
“Bana da yakışırdı,” der.
“Ben de yaşayabilirdim,” diye fısıldar.
Ve bu fısıltı, insanın içini kemiren en derin sestir.
Kıskançlık, bize neyi yitirdiğimizi söylemez. Bize neye asla sahip olamadığımızı
hatırlatır.
Bir başkasının hayatında gördüğümüz şey, çoğu zaman onun fazlalığı
değil; bizim eksilen yanımızdır. Onun huzuru, bizim içimizdeki fırtınayı
görünür kılar. Onun cesareti, bizim korkularımızı aydınlatır. Onun sevgisi,
kendi yoksunluğumuzu yakar.
Bu yüzden insan çoğu zaman başkasını değil, kendini kıskanır — ama bunu
kabullenemez. O duyguyu dışarıya yöneltir, bir başkasına yapıştırır. Oysa
kıskançlık, kimseyle ilgili değildir. Tamamen insanın kendi içindeki boşlukla
ilgilidir.
İnsan en çok, kendinde hiç olmayanı değil; içinde bir yerlerde var
olduğunu hissettiği ama büyütemediği şeyi kıskanır. Çünkü imkânsızlık acıtmaz.
Ama ihtimal, insanın içini parçalar.
Kıskançlık işte bu yüzden tehlikelidir. Çünkü iki yola açılır. İnsanı
ya kendine yaklaştırır ya da başkasına düşman eder.
Kimileri bu duyguyla yüzleşir, eksikliğini tanır, yolunu değiştirir.
Kimileri ise o eksikliği başkasının varlığına yükler.
Aynı duygu, iki ayrı insan yaratır.
Ve belki de bu yüzden hâlâ şuna inanıyorum:
Kıskançlık insanın en karanlık duygusu değil — en dürüst olanıdır.
Çünkü o, insanın içindeki gerçeği saklamaz.
Süslemez.
Yumuşatmaz.
Sadece fısıldar:
“Sen aslında neyi istiyorsun?”
S.İlvan
Yorumlar
Yorum Gönder