ZAMAN
Bilimin, felsefenin, tarihin, biyolojinin; kısacası insanoğlunun varoluşundan bu yana peşinden koştuğu en temel sorulardan biri, “zaman nedir?” sorusudur. Bu soruya verilen yanıtlar çağdan çağa değişmiş, teolojik mitlerden kuantum teorilerine, yaratılış anlatılarından evrimsel bakışlara kadar geniş bir düşünsel yelpazeye yayılmıştır. Ancak tüm bu tanımların ortak bir sınırı vardır: İnsan-merkezli olmaları.
Zaman, belki de bizden bağımsız olarak var olan ama bizimle şekillenen bir olgudur. Biz, sınırlı bilinç ve algı kapasitemizle, zaman gibi çok boyutlu ve bizim dışımızda da anlam taşıyan bir varlığı kavramaya çalışıyoruz. Bu çaba baştan kusurludur çünkü tanımlayanın sınırı, tanımı da sınırlar. Öyleyse sormak gerekir: İnsan aklı, zamanı gerçekten tanımlamaya yeterli midir?
Yaratılış mitoslarında Tanrı’nın "başlangıcı" yaratmasından tutalım, modern bilimin Büyük Patlama (Big Bang) teorisine kadar her şey bir zaman çizgisi üzerine oturtulmuştur. "Önce" ve "sonra" kavramlarıyla düşünen bir tür olarak zaman, bizim için yalnızca bir ölçüm değil, bir yön duygusudur. Ancak bu yön, evrenin bütününe uygulanabilir mi?
Dünya üzerindeki zaman algımız, güneşin doğuşu ve batışı, mevsimlerin dönüşümü, gece ile gündüz arasındaki ritmik geçiş gibi doğal döngülere dayanır. Bu gözlemlerle zamanı saatlere, dakikalara, saniyelere böldük. Ancak bu parçalara ayrılmış zaman yalnızca bize, yani insana aittir. Bir ağaç, bir nehir, bir taş için bu tür ayrımların hiçbir karşılığı yoktur. Çünkü onlar için zaman, varlıklarının ritmine göre işler; sessizce, ölçüsüzce, sabırla.
İşte bu noktada zamanın tekil değil, çoğul bir deneyim olduğunu fark ederiz. Her canlının, her nesnenin hatta her olayın kendine özgü bir zamanı vardır. İnsan zamana “ölçülebilir” gözle bakarken; bir ağaç onun sakinliğiyle, bir kuş uçuculuğuyla, bir taş sabrıyla zamanı yaşar.
Zaman yalnızca fiziksel bir akış değil, aynı zamanda bir içsel titreşimdir. Bedenimiz çalıştıkça zaman bizimle akar. Anılar, bu akışta bıraktığımız izlerdir. Her anı, tıpkı parmak izimiz gibi biricik ve tekrarlanamazdır. Kişisel zaman, kişisel hafızanın başka bir adıdır.
Zaman, bizi oluşturan atomların düzenlenişinden doğan bir akış gibi düşünülebilir. Bedenimiz gençken zaman yavaş akar gibi gelir; çünkü biyolojik ritmimiz yüksektir, çevreyle temasımız yoğundur. Yaş ilerledikçe zaman hızlanır çünkü ritmimiz yavaşlar, uyarıcılar azalır. Bu, zamanın yalnızca dışsal değil, aynı zamanda biyolojik ve duyusal bir deneyim olduğunu gösterir.
Aynı biçimde duygular da zamanı bükebilir. Aşk zamanı hızlandırır; keder onu uzatır. Neşeli anlar hızla geçerken, acılar ağır ağır sürer. Zaman, duygularla genişleyip daralabilen bir uzamdır. Çocuklukta geniş ve renklidir, yaşlılıkta kısa ama yoğundur.
Tüm bu nedenlerle zaman, bir tanım değil, bir deneyimdir. Ve bu deneyim, hem bireysel hem kolektif, hem duygusal hem bedenseldir. Aynı zamanda politik ve kültüreldir. Bizi hizaya sokmak için dayatılan saatler, tarih çizelgeleri, üretim takvimleri hep zamanın kolektif düzene bağlanma halidir. Ancak zaman, bu çizelgelerden çok daha fazlasıdır.
..................
S. İLVAN - DENEME alıntı
Yorumlar
Yorum Gönder