YANLIZLIK ÜZERİNE
Yalnızlıkla aram hep
iyi olmuştur. Belki de çocukluğumdan beri onun bana sunduğu sessizlik,
gürültünün hiçbir zaman veremediği bir huzuru taşır. Kalabalıklar bana hep
zoraki bir anlaşma gibi gelir; gereksiz kelimelerin, yüzeysel tebessümlerin
arasında nefes almaya çalışmak gibidir.
Birileri sürekli konuşur, ama kimse aslında birbirini duymaz. Ben, duyulmayı değil, duymayı seçtim. Ve o sesi en çok kendi içimde buldum.
Kalabalığı sadece protesto yürüyüşlerinde yada barikat arkasında severim. Orada kalabalık bir yığılma değil, bir yankıdır. Aynı acıya dokunmuş yüreklerin bir araya gelişidir. Tek olmadığını bilmek, korkunun yerini güvene bırakır. Belki de bu, insana saldıran dünyanın yarattığı bir “birlik içgüdüsüdür.” Ama yine de, gürültü dindiğinde, ben içime dönmeyi özlerim.
Yalnız kalmak; sessizliği dinlemek değil, onunla konuşabilmektir. Kendine yetmek, kendi yoldaşın olabilmek, kendi sesine tahammül edebilmektir. Bu yüzden yalnızlığı zayıflık değil, bir iç disiplin olarak gördüm hep.
Kendi içindeki kalabalığı susturamayan biri, dışarıdaki sessizliği de anlayamaz.
Yalnızlık üzerine çok şey söylendi. Kimine göre bir arınmadır, kimine göre bir sürgün.
Kimi için ise — Nietzsche’nin dediği gibi — “yalnız olanın yolu, kalabalığın yönünü gösterir.”
Camus, yalnızlığı “insanın kendini yeniden icat ettiği an” olarak tanımlar.
Pessoa ise daha ileri gider ve şöyle der:
“Yalnızlık, kalabalığın içinde bile kendin olabilme sanatıdır.”
Benim içinse yalnızlık, insanın kendi aynasına bakmasıdır. O aynada ne bir süs, ne bir maske vardır. Sadece çıplak bir benlik… Ve o benlik, bazen bir dağ kadar sessiz, bazen bir okyanus kadar derindir.
Ama bugün, yalnızlık bir lüks hâline geldi. Hayat çoğaldıkça, biz azaldık. Kalabalıklaştıkça yalnızlığı kaybettik. Sürekli biriyle konuşur olduk ama kimseyle bağ kuramaz hâle geldik. Yalnızlığın anlamını, sessizliğin değerini unuttuk.
Oysa insan tür olarak sosyal bir canlıdır derler — doğru. Ama sosyal olmak, kalabalığın içinde kaybolmak değildir.
Asıl sosyal olan, kendiyle barışık olandır. Kendine yabancı biri, kimseyle gerçek anlamda buluşamaz.
Belki de artık en büyük direniş biçimi yalnız kalabilmektir. Sessizliğe tahammül edebilmek… Kendi düşüncelerinin ağırlığını taşıyabilmek… Bir köşeye çekilip kendi zihnini dinlemek…
Bu çağda, bir başına durabilen insan, aslında en kalabalık olandır. Çünkü yalnızlık, bazen bir eksiklik değil; bir bilinç hâlidir. Kalabalıktan arınmanın, kendine dönmenin, kendi sesini duymanın hâlidir.
Ve bence, insanın
kendini bulamadığı her yaşam biçimi, ne kadar kalabalık olursa olsun — temelde
yalnızlıktır zaten.
Yalnızlık bir tercihten öte, bazen bir çağrıdır.
Dağ çağırır. Suyu,
toprağı, rüzgârı çağırdığı gibi insanı da çağırır. “Gel,” der, “kendini duymaya
cesaretin varsa, gel.” Dağların sessizliği bana her zaman insandan daha dürüst
gelmiştir. Çünkü dağ yalan söylemez. Rüzgârın uğultusu bile, saklayacak bir
şeyi olmayan bir varlığın sesidir. O sessizlikte, insanın içindeki bütün
gürültü yankılanır.
Korkular, arzular, pişmanlıklar… Hepsi sırayla konuşur.
İlk kez bir dağın yamacında tek başıma kalmıştım, kar sessizliğini iliklerime kadar hissettiğim bir gecede. Rüzgârın her esintisi, sanki içimdeki düşünceleri savuruyordu. Ve o an fark ettim:
Yalnızlık insanı küçültmez, büyütür. Çünkü yalnızken hiçbir şeyin ardına saklanamazsın. Ne kalabalığa, ne role, ne zamana… Sadece sen ve çıplak benliğin kalır.
Camus şöyle der:
“İnsanın gerçek ölçüsü, sessizliğe ne kadar dayanabildiğidir.”
Ben o gece bunu öğrendim. Sessizliğe dayanmak, bir savaş değildir. Bir kabulleniştir.
Bir zaman sonra o sessizlik seni yutmaz, sen onunla bir olursun. Kendi içindeki sesleri duymazsın artık; onlar doğanın sesine karışır. Sabah olduğunda, güneş ilk ışıklarını dağın doruklarından yolladığında, içimde garip bir huzur vardı. Ne bir zafer duygusu, ne de dingin bir teslimiyet… Sadece bir fark ediş:
İnsan doğayla konuştuğunda, aslında kendi yankısını dinliyordur.
Yalnız kalmak, doğayla aynı dili konuşmayı öğrenmektir. Rüzgârın ne dediğini anlamaya çalışmak… Bir taşın sessizliğine bakıp, oradaki sabrı hissetmek… Ve en önemlisi:
Kendini susturmayı öğrenmek.
......
S.İLVAN Deneme Alıntı
Yorumlar
Yorum Gönder